Heyecan ve haz ilişkisi

Haz almak, içgüdülerimizle ve muhtemelen nevrotik egomuzla da alakalı dünyanın en doğal eylemi.

Peki haz almakla heyecan duymanın bağlantısı ne?

Hazcılık, literatürde hedonizm olarak bilinen adıyla dünyadan olabildiğince zevk almayı amaçlatan bir felsefedir. Hazcılıkta, insan olarak dünyevi amacımızın yaşamdan olabildiğince keyif almak ve bedensel zevklerimizi tatmin etmek olduğu ileri sürülür. Hazcılık genelde uç örneklerle düşünüldüğü için tarihte iyi karşılanmaz ve zevkin acıdan uzak olmasıyla doğru orantılı olduğu ileri sürülürken, büyük bir ödüle ulaşmak için işkence çekmenin şart olarak benimsendiği öğretiler tarafından saçmalık olarak karşılanmaktadır.

Benim ise bugünlerde üzerinde düşündüğüm konu, emek vermek, hayatta heyecan duymak ve haz almak üzerine birbiriyle bağlantılı konular olunca hepsini ayrı ayrı düşünmeye karar verdim. Haz almak, içgüdülerimizle ve muhtemelen nevrotik egomuzla da alakalı dünyanın en doğal eylemi.

Peki haz almakla heyecan duymanın bağlantısı ne?

Örneğin günde beş paket cips yemenin veya sürekli seks yapmanın üzerimde bıraktığı tatmin bana uzun vadede daha fazla heyecan ve daha fazla haz mı verir? Yoksa heyecanımı azaltırken aldığım hazzı da doğru oranda mı azaltır? Bunun sınırını nerede bileceğim? Heyecansız yaşamaya başlamam, benim hayattan aldığım hazzı etkileyen bir sonuç mu olur?

Heyecan duymak, çok genel bir çerçeveden bakacak olursak dışsal herhangi bir durum/kişi/nesnenin veya zihinsel bir düşüncenin fiziksel olarak bedenimizde fark edebildiğimiz bir etkisidir. Heyecan duymak, kimi zaman aşık olduğumuzda midemizdeki kıpırtılardan kimi zaman hiç beklemediğimiz bir haber aldığımızda kalbimizin hızlı hızlı atmasından anlaşılabilir. Bu bazen yüzümüzün istem dışı kızarması, avuçlarımızın terlemesi, ellerimizin titremesi belki dudaklarımızın kıpırtısıdır. Pozitif anlamda heyecan duyuyorsak buna neden olan olay/kişi/nesneden haz da alıyoruz demektir. Ama haz aldığımız her şey bize heyecan vermez. Örneğin sigara içmek gibi bir alışkanlık düzenli bir haz aracım ise muhtemelen beni hiç heyecanlandırmıyordur.

Kısacası haz aldığım her konu bana heyecan vermiyorken heyecan duyduğum ve üzerimde pozitif etkiler yaratan her konu bana haz veriyordur. Günlük yaşamımda neredeyse hiç heyecan duymamaya başlamam ise hayatımda pozitif etkiler bırakan hazların az, negatif etkiler bırakan hazların çoğalmasından kaynaklı bir sonuçtur. Monoton yaşanılan ve birbirinin aynısı geçen günlerde, hazzın çoğunu uyuşturucu ve kötü alışkanlıklardan almaya başlamak üzerimde negatif etkiler bırakan hazlar aldığım anlamına gelirken, güzel gözüken bir manzaraya dikkat bile etmeyip haz almamak belki basit ama üzerimde pozitif etkiler yaratacak bir hazzı tercih etmeyecek seviyeye gelmiş olmam demektir.

Motivasyon da günlük yaşamda haz ile bağlantılı bir kavramdır. Psikoloji biliminde motivasyon, iç ve dış motivasyon olarak ayrılırken, acıdan kaçma ve haz odaklı motivasyon diye tekrar sınıflanır. Eğer ben, spor salonuna gitmeyi kilo almaktan korktuğum için yapıyorsam acıdan kaçma motivasyonuyla hareket ediyorumdur. Ancak ben spor salonu sonrası hissedeceğim endorfin hormonlarının bedenimdeki etkisiyle görevimi tamamlamanın verdiği başarı duygusu üzerine motivasyona sahipsem haz odaklıyım demektir. Acıdan kaçma korku odaklıyken, haz odaklı motivasyon sonuç odaklıdır.

Kendi hayatım üzerinde ise yukarıda konuştuğumuz heyecan duymak, haz almak ve genel arayışlar hakkında düşünüp duruyorum aylardır. Çoğunluk tarafından kabul görmüş bazı etiketlenmeler var. Örneğin akademide devam ediyor olmak veya havalı bir şirkette çalışmak, bireyin toplum içinde “başarılıyım” duygusunu uyandırıp bir süre kökeni ilkel nedenlere dayanan korkularını hafifletiyor. Bireyin ne istediğini anlamak için bir eylem yapmıyor olması veya bir süre haz odaklı yaşaması “bir şeyler başarmıyorum, başarısız olacağım” korkusunu en yüksek seviyeye çıkarıyor ve bu da genel toplum içinde onaylanan bir hal değil.

Devamlı akademide, kurumsal hayatta veya günlük hayatta devam etmeli, eylemsiz olmamalı, çok düşünmeden çalışmalı ve bu korkunç senaryolardan kaçmalıymışız gibi.

Hayatım şuan nereye gidiyor, gittiğim yol beni tahmini olarak nereye çıkaracak, doğru seçimler mi yapıyorum sorularının yanında hayatımın başka dönüşümler geçirmesi beni bir süre eylemsiz bulunma dönemine itti. Haz odaklı ve günlük düşünmek birkaç ay kadar iyi geldi ancak sonra o da sıkıcı oldu.

Emin olduğum en net şey, yolumun heyecan içermesi şart ve bana heyecan verecek olan yol her ne ise henüz şuanki vizyonumda bile olmayabilir. Belki de o kadar gözümün önünde ki henüz fark edemedim.

Size, yukarıda aylardır üzerinde düşündüğüm heyecan duymak ve haz almak kavramlarını kendi deneyimlerim üzerinden toparlayıp özetlemeye çalıştım.

Gittiğim yolun heyecanlı olmasının önemini kendi adıma kavradım. Ancak bir şey daha var; kendi motivasyonumun korku odaklı yani acıdan kaçma olduğunu da fark ettim. Heyecanlı bir tercih yapmak istiyorum çünkü monoton/sıkıcı bir hayat yaşamak istemiyorum. Günlük rutinlerime döndüm çünkü kendimi tembel/ işeyaramaz hissetmek istemiyorum gibi korkularımı yakalayınca aslında olumsuz olandan kaçınmanın beni motive ettiğini fark ettim.

Siz kendi hayatınızda nelerden heyecan duyup haz alıyorsunuz?

En önemlisi nasıl motive oluyorsunuz?

Yeni yılın ilk metninden selamlar,

Ezel

Evi ev yapan unsurlar

Ev neresidir? Ev nedir? Son iki yıldır düşünüp duruyorum bu kavramı. Ev, ailemizin olduğu yer midir yoksa yeni baştan aile kurduğumuz yer midir? Ev, okuyup çalıştığımız yer midir yoksa sosyal çevremizin çoğunluğunun bulunduğu yer mi… Aslında bunların hepsinin mevcut bulunduğu, en çok ait hissettiğimiz yerdir ev. Ve bazen evlerin değişmesi gerekir.

Ev neresidir? Ev nedir? Son iki yıldır düşünüp duruyorum bu kavramı. Ev, ailemizin olduğu yer midir yoksa yeni baştan aile kurduğumuz yer midir? Ev, okuyup çalıştığımız yer midir yoksa sosyal çevremizin çoğunluğunun bulunduğu yer mi… Aslında bunların hepsinin mevcut bulunduğu, en çok ait hissettiğimiz yerdir ev. Ve bazen evlerin değişmesi gerekir.

Hayatımın çoğunluğunda “ev”lerimi değiştirip durdum ve her yeni dönemimde başka bir yere taşınıp yeni baştan bir ev kuran kişi olmuştum. Şimdi hayatımda ilk defa geride kalan kişi olmayı deneyimliyorum, bir süredir aynı “evdeyim”. Ankara, bilinçli yetişkinliğimin ilk altı yılını doldurmuş bulunduğum, hala kalmaya devam ettiğim evim. Az önce günlüğümün eski sayfalarını çevirirken tam bir sene önce yazdıklarıma bakıyordum. Ankara’dan ne kadar kaçmak istediğimi, ne kadar bunaldığımı yazmışım. Son bir senede hayatımda o kadar fazla gelişme oldu ki şu anda aynı şekilde hissettiğimi söyleyemem. Ankara’da evde hissetmeye dair aidiyetim sürekli sarsılırken, hayatımda bir yerin benim için ev olmasının unsurlarını saptayıp sıraladım:

  1. Bağlayıcı bir kurum: Okul veya iş yerinin fiziki var olması benim için bir şehri ev yapmak için ilk neden olmuş şu ana kadar. Ankara’ya gelme nedenim ODTÜ’ydü ancak mezun olduktan sonra evden çalışmaya başladığım için herhangi bir şehirde fiziki bulunma zorunluluğum ortadan kalktı.
  2. Sosyal ilişkiler: Her gün derse gittiğimiz ve sosyal aktivitelere katıldığımız yerlerde birçok insanla etkileşimde bulunuruz ve bazı insanlara “arkadaşım” diyebilecek kadar çok vakit geçiririz. Son bir senede hem şehir/ülke değiştiren arkadaşlarımın olması, hem başka şehirde yaşayan eski erkek arkadaşıma zaman ayırabilmek için kendi sosyal çevremle kısıtlı vakit geçirmeyi tercih etmiş olmam, hem artık eskisi gibi keyif vermemeye başlamış bazı arkadaşlarla kabak tadı veren buluşmalar insana bulunduğu şehirde aidiyet duygusunu sorgulatıyor. Özellikle en sık vakit geçirdiğim, her gün görüştüğüm arkadaşlarımla artık birbirimizi anlamayıp eski yakınlığımızı kaybettiğimizi hissetmem büyük bir yalnızlık duygularını beraberinde getirdi ve gidip başka bir ülkede/ şehirde yaşama arzumu şiddetlendirdi. Tek başına zaman geçirmeyi seven ben, bir anda sürekli farklı sosyal ortamlar arasında kendimi bulur oldum. Artık bazı arkadaşlık ilişkilerinin eskisi gibi olmayacağını kabullenmiş durumdayım. İnsanlar değişir, bazı arkadaşıklar biter yeni arkadaşlıklar başlar ve bazı arkadaşlıklar kalıcı dostluğa dönüşür. İçinde yaşadığım dönem değişim anıydı ve bir şeyler değişmesin diye yapışıp tutunmaya çalışmak yerine akışa güvenmeliydim. Yalnızlık ve bunalım duygularından kaçmak için farklı aktiviteleri keşfetmeye önem verdim ve Karadeniz’de katıldığım bir kampta Dr. David R. Hawkins’in “Bırakmak” kitabını okuyan bir kadınla arkadaş olup kamp süresi boyunca kitabı ödünç aldım. Ankara’ya döndüğümde de ilk yaptığım şey bu kitabı sipariş vermek oldu çünkü bu kitapla karşılaşmak mükemmel bir zamanlama gibi gelmişti. Hayatın akışında arzu ve beklentilerinle savaşmak, onları bastırmak, yok etmeye çalışmak yerine neden teslim olmuyorsun diyordu kitap. İçinde bulunduğum bunalımı yaşamasaydım o kampa gitmeyeceğimi, o kitap hakkında bilgi sahibi olmayacağımı, kamptaki insanlarla tanışamayacağımı fark etmiştim. Bu aptal bir Polyannacılık değil ama yolda kaybolduğumuzda karşımıza çıkan başka güzel keşiflerin olduğuna dair bir hatırlatma oldu kendime. Bu keşifler bazen kim olduğumuz üzerinde bile bir rol oynayabilir. Hayatın sürprizlerle dolu olduğunu düşünmek bana kendimi iyi hissettiriyor.
  3. Bağlayıcı faktörler (estetik, şehir meydanı, en çok zaman geçirdiğimiz dış mekanlar): Bazı şehirler estetik ve tarihi olarak o kadar güzeldir ki, sadece turistik olarak ziyaret ettiğimizde bile evimizde hissedebiliriz. Örneğin Roma, Prag gibi şehirlerde orta çağ tarihi dar sokaklarından bizi çağırıyor gibidir ve anda daha uzun kalmak için yoğun bir arzu duyarız. Roma’ya ilk ziyaretimde sıcak bir evde şömine önünde ısınıyor gibi hissetmiştim. Sadece dört gün vakit geçirmeme rağmen keşfetme arzularıyla dolmuştum. Şehir meydanı yaklaşan Noel ışıklarıyla o kadar güzeldi ki… Bu bana estetik zevk ile bir şehirde kalıcı hayat kurma arzum arasındaki bağlantıyı gösterdi. Ankara gözüme ODTÜ dışında hiçbir zaman estetik gelmedi. Günlük zaman ayırdığım aktiviteler, her cuma gittiğimiz aynı bar ve mesela Tango öğrendiğim dans salonu ait hissettiriyordu. Ancak yüksek bir binadan şehre baktığım her seferinde ne kadar çirkin bir şehir olduğunu düşünüyorum. Sonra, en sık uğradığım mekanların önünden geçerken veya sevdiğim insanlarla karşılaşırken tekrar evde hissediyorum.
  4. Keşif duygusu: Ankara’yı keşfetmek için heyecan duymuyorum. Keşif duygusu bize heyecan verir ve bizi tekdüzelikten kurtarır. Bir yerde keşif yoksa heyecan ve gelişim de yoktur. Bunun aynı zamanda ilişkiler konusunda da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bir insanda keşfedilecek şeylerin bittiğini hissettiğimiz an aslında o insan bize heyecan da vermez, sıkılırız. Aradaki ilişki özensizleşir ve muhtemelen zayıflar. Bu sürekli yeni insanlar keşfedelim demekten bağımsız bir şey. Aslında birini keşfetmeyi bırakmayı tercih etmek ya da birini keşfetme özelliğinin zayıf olması, kişinin kendisinin sıkıcı olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Keşif hayatın genelinde bizi heyecanlı ve canlı tutan şeydir. Hem öğrenme arzusuyla dolarız hem gelişiriz. Keşfetmeyi bıraktığımızda yaşlanırız. Ben, hep keşfetmeye devam etmek istiyorum.

Beni nelerin evde hissettirdiğini size sıraladım. Bu liste belki bir sene sonra tamamen farklı unsurlardan oluşabilir. Tek bir kişi için şehir/ ülke değiştiren, bütün hayatı bilinmezliğe açılan insanlar var. Bana göre başka bir insan için yeni bir yeri ev benimsemek çok cesurca bir karar. Ancak hayat o kadar sürprizlerle dolu ki bu herkes için mümkün olabilir.

Emin olduğum tek bir şey var; herkes evde hissetmeyi sever ve herkes evini arar. Hem evde olup hem keşfetmeye devam edenler ise yaşlanmadan genç kalabilenlerdir.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

İyi seneler!

Ezel,

Yiğitcan Erdoğan: Yazı Şövalyeliği Üzerine Kısa Sorular

Yiğitcan bir yıldan az bir süre önce diyebileceğim, arkadaş ortamında tanıştığım yaratıcı ve sohbeti hoş bir “içerik üreticisi”. İçerik üreticisi diyorum çünkü birçok farklı dijital mecrada yer alıyor. Youtube, Spotify, web sitesi editörlüğü, dijital yazarlık… Bunların hepsi bir arada olunca içerik üreticisi yaratıcı bir insan olarak adlandırmak kolayıma kaçıyor. Kendisi son birkaç yıldır Yunanistan’ın Atina başkentinde ikamet ediyor gözüktüğü halde dijital göçebelik yapıyor. Bazen birkaç ay Ankara’da, Berlin’de veya Dünya’nın bilmem hangi köyünde, geziyor görebilirsiniz. Kendisinin Instagram hesabı @beggarandchooser. Ayrıca içeriklerine ve kendi Youtube linklerine yönlendirdiği websitesi buradan ziyaret edilebilir. Bunların dışında Spotify’da birden fazla podcast programını hem kendisi yazdı hem de bazılarında konuk olarak yer aldı. En bilinen kendi podcastleri Zamanaltı: Bir Podcast Tiyatrosu, Büyük Tufan ve son zamanlarda üretmeye başladıkları Ankara Deşifre gibi bir şehri tanımanın farklı yollarını anlatan hikayeler. Tabi Yiğitcan’ın arkadaşları da bu konuda kendisine destek oluyor, birçok içeriği ekip halinde üretiyorlar. Hepsinin linkini yeni dinlemelik, keşfetmelik içerikler arayanlar için bırakıyorum ve aşağıya doğru inerken Yiğitcan’a sorduğum sorulara geçiyorum:

  • Öncelikle, kimsin sen Yiğitcan?

Bilmiyorum gerçekten, kendime benzemeye çalışıyorum. İsmimi söyleyebiliyorum ve yaşımı matematiksel olarak hesaplayabiliyorum, ondan sonrasındaki her şey o an içinde bulunduğum odalara bağlı bir durum. Biri vakti zamanında “kim” en nihayetinde “ne” fonksiyonunu takip eden bir formdur demişti, o cevabı veren adama çok da uzak hissetmiyorum.

  • Podcast için içerik üretme fikri nasıl ortaya çıktı? Podcast tiyatrosunu ilk kez sizde duydum. Hatta yanılmıyorsam en güçlü kurgu ödülünü aldınız?

Ben yazar olmak isterim kendimi bildim bileli. Yazmak beni önce blogculuğa, sonra dergiciliğe, sonra fanzinciliğe, sonra websiteciliğine, sonra da kendi websitemin editörlüğüne götürdü. O websitesinin bir YouTube kanalı kurulunca oraya dahil olup sohbet temelli video programları ve skeçler çekmeye başladım arkadaşlarımla. Bir noktadan sonra internette yaptığım içeriklerde yüzümü göstermenin esasen bana uygun bir şey olmadığına kanaat getirdim; podcast böyle çıktı. Podcast tiyatrosu mevzusuna ise iki yetenekli arkadaşım vasıtasıyla geldim. O hikaye de çok anlatıldı zaten.

  • Seni günlük hayatta neler besler?

Ölümsüzlük arzusu, insanların büyük kümülatif kültür mozaiğine anlamlı bir katkıda bulunma isteği, başka yazar, içerikçi ve sanatçıların bana kattıkları şeylere dair hissettiğim minneti borcumu ileriye dönük ödeme gayreti. Daha materyal bazında soruyorsan tarihteki hikayeler, yeni yerlerde yeni hayatlar kurmuş olmanın getirdiği perspektifler, yalnız kalınca yaşanan içedönüş, kaliteli arkadaşlarımın süper hayat hikayeleri; kendi yaşadıklarım, düşündüklerim.

  • Üretirken öğretilmeli derdi var mı sende de? Zamanaltı dinleyenleri bilir, günümüz siyasetine göndermeler var. Dijital çağda da sanat toplum içindir diyebilir miyiz?

Zamanaltı’nda günümüz siyasetine göndermeler 1945 ve 1578 siyasetini o dönemki gerçekleri epey ciddiye alarak ve dönemlerindeki hâliyle ele almaya çalışarak yapılıyor; bu da uzun uzadıya benim siyasetin genel olarak yüzyıllardır kıvamı belli bir çamur olduğunu ifade etme çabam aslında. Ben siyaseti özel ya da toplumsal hayatta anlamlı bir uğraş gibi görmüyorum. Herkesin kendi kimliğinin kendisine yazdığı bir şiir olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir durum içerisinde o durumun protagonisti ya da gözlemcisi olmanın birbirine zıt değil, akışkan ve karşılıklı beslenmeye müsait pozisyonlar olduğu inancındayım. Masalların kuvvetinin inançla doğru orantılı olduğunu zannediyorum. Zamanaltı bu düşünceleri umarım öğretme fiiline çok da dahil olmadan anlatıyordur.

  • Göçebe yaşam bir gün bitecek mi? Biterse nerede bitecek gibi sence?

Bilmem? Biter herhalde. Nerede biteceğini bilmiyorum. Çok fazla şehir sevdim bugüne kadar, Ankara bunlar arasında her zaman ayrı bir yere sahip oldu. Geçen gün kendimi Batıkent ODTÜ sitesinin kırmızı beyaz müstakillerine bakıp “burada çocuk yetiştirebilirim lan” derken buldum. Ama daha İslamabad’a gitmedim, Afrika’yı görmedim, Peru’ya gidip ayahuasca yapmadım.

  • Hiç seni etkileyen belki tarihsel bir kişilik yüzünden gitmeyi düşündüğün yerler oldu mu?


Tabi. Kurgusal kişilikler yüzünden de gitmeyi düşündüğüm yerler oldu. Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret etmek benim için Moskova’nın en büyük çekimlerinden biri, örneğin. Roma’ya gittiğimde hem Petrus’un İsa’ya “Quo Vadis?” diye sorduğu yer orada deniyor diye, hem de zaten Roma’nın o meşhur her yolun çıktığı merkez ulaşım ağında önemli bir parça olduğundan Appia yolunu yürümek istedim; insan olmayanla insan arasındaki farkı daha iyi anlayabileceğimi düşündüğüm için Neander vadisine gittim, ilk tam Neandertal iskeletinin bulunduğu. Tarih genel olarak önemli bir motivasyon benim hareketlerimde.

  • En çok neden korkarsın?

İnsanları yüz üstü bırakmaktan. Bu gerçek cevabı değil bu sorunun, çünkü benim gerçekten en çok neyden korktuğum kimsenin gözünün içine bakmadan paylaşmak istediğim bir şey değil.

  • Okuyanlara ne söylemek istersin?


Türk erkekleri çok yakışıklı. Baklava’yı çok beğendim. Gelecek yaz tekrar geleceğim.

Kimlikler

İnsanlık, pek çok yönden idealize edilmiş bir kavramdır. Toplum, birlikte var olabilmek ve kusursuz bir şekilde işleyebilmek için fiziki olanın inşaasının yanı sıra ahlak konusunda idealler ortaya atar. İşlevsel bir makinanın, ayakta durabilen bir binanın ve belki demokratik bir siyasetin fonksiyonları mantık çerçevesinde akla uygun şekilde belirlenebilir ancak ya insanlık? İnsanlık nasıl kurallara sığar?

Her insan ayrı bir bilim değil midir? Her insanın doğuşundan ölümüne kendine özgün bir yaşayışı varken nasıl idealize etmeyi uygun gördük? İnsan olmanın birden fazla disiplin içerisinde iç dünyasını araştırmak psikoloji bilimi sayesinde daha anlaşılabilir, kavramlaştırabilir hatta çözümlenebilir olmuştur.

Ancak toplumsal ahlak kavramı psikoloji biliminin isimlendirilmesinden çok önceleri vardı. Evlilik, kadın erkek ilişkileri, yöneticiler ve halkın kalanı için günlük yaşam belli kurallar tarafından belirlenmişti. Birine zarar vermek, birinin malını çalmak veya mülkiyetine kastetmek bunlar suç sayılmıştı. Sayılmalıydı da çünkü giderek kalabalıklaşan toplulukları bir arada tutabilmek aksi halde imkansızdı.

Peki gelelim 21. yüzyıla… Ülkeler, küresel siyaset, küresel toplum, eskiye göre esneyen özgürlükler, kadının günlük yaşamda eşitlik arayışı, cinsiyetler, evliliğin devletle bağlantısı, tüketim toplumu, çevre kirliliği gibi birbiri içine geçmiş ve daha bireysel ama daha arayışsal olup bunları konuştuğumuz bir dönemdeyiz. Günlük hayatta yaşadıklarımızı eşimize dostumuza anlatırken kim bizi neye göre yargılıyor? Biz başkalarını neye göre yargılıyoruz? Sırf bize yapılmasını istememe korkusuna dayanarak mı, empati yapamama o kişiyi anlamama üzerinden mi yoksa daha önce başımıza gelmiş bir durum bize acı çektirdiği için aynısını başkalarının yaptığına tanık olduğumuzda hatırlanmış bir acıyla mı mümkün oluyor bu? Zaman zaman öyle bir yere geliyoruz ki, o çok sert yargıladığımız durumun çok benzerinde kendimizi buluyoruz.

Peki o zaman bu her şeyi yapabilme potansiyeli bizde varsa neden daha önce bu ihtimali göz önünde bulundurmuyorduk?

İnsanların iç dünyasının karmaşık olduğu kadar, ikiyüzlü bir yönü olduğunu da düşünüyorum. Gölgelerle doluyuz hepimiz, kendi gölgemize bakmadan başkalarının gölgesinin korkunçluğunu konuşuyoruz. Hoşumuza gitmeyen ve “kendimizce” doğru bulmadığımız her şeyi acımasızca yargılıyoruz. Yargılanıyoruz da… Başkalarına doğru gelmeyen, başkalarının beğenmediği hatta izin alınmadan yorum yapılması gibi kişisel sınırları aşan her eylem bir nevi bizi şeffaf olmaktan alıkoyuyor. Şeffaflığımızı, bu anı ilk yaşadığımız andan itibaren kaybediyoruz.

Özellikle Türkiye gibi muhafazakar/yarı muhazakafar ülkelerde yeni nesilin deneyimlediği “iki ayrı kimlik” yaşam tarzlarına şahit olmuşuzdur. Birinci kimlikleri ailelerinin yanında şeffaflıktan tamamen uzaklaştıkları, “sorun çıkmasın” diye yapılan, aileler tarafından beklenen davranış kalıpları. Ailelerinin hoşuna giden şeyler söyleyen, onların dikkatini çekmeyecek şekilde davranma içeren bu davranış kalıpları, okul, iş, hatta evlilik vesilesiyle aileden uzaklaşıldığı an terk ediliyor. Ailelerle sahte ve uzak bağlar kuruluyor daha doğrusu bağlar zedeleniyor, bu ilk kimlik de sadece onlarla bir aradayken kullanılır hale geliyor. Yeni kurulan arkadaşlık-aşk-aile ilişkileri de bu bozunmadan etkileniyor. Savrulmanın ve kendini olduğu gibi ifade edememenin yarattığı yalnızlık sonucu uyuşturucu kullanımı muhtemel bir sonuç oluyor.

İkinci kimlikleri ise kendi oluşturdukları çevrede olan, kendilerinin daha farklı, geçmişte bastırdıkları yönlerini rahatlıkla yansıttıkları taraf.

Her iki kimlik birbirine zıt olsa da iki kimlikte de şeffaflıktan söz etmek mümkün değil. Şeffaflık, iç dünyanı dış dünyaya korkusuzca göstermek ve oradan gelecek her ne olursa olsun sağlam durmak ve bununla barışık olmak bana göre. Başkalarının düşünce/yargı her ne ise onun ne olduğu ile ilgili ilgilenmemek. Ancak bundan çekinmek de bir nevi insan olmanın bir parçası, bunu tamamıyla reddetmek insanca bir özelliği reddetmek demek. Hayat yolculuğuna baktığımda bununla mücadele edişimiz, yolun sonuna kadar devam ediyor. Bazen şeffaf olmayı tekrar bırakıyorsun, bazen geri başlıyorsun. Ancak her bıraktığında bir daha şeffaflığı bırakman olasılığın düşüyor çünkü pencereni tamamıyla açmış olmanın hafifletici tarafını öyle seviyorsun ki.

Yazıya sosyolojik bir giriş yapıp aslında şu sıralar en çok düşündüğüm bu üç kavramı basitçe anlatmaya çalıştım. Yargılanmaya toplumsal açılardan girip bireysel nedenler üzerine sorular sordum, daha sonra şeffaflığın bendeki ifadesini örneklerle bağdaştırmaya çalışıp hepsini insan olma altında birleştirdim.

Görüşleriniz, sorularınız olursa lütfen paylaşın.

Okuma için teşekkürler, sizi seviyorum!

Ezel,

Hayatını yaşa

“Hayatını yaşa!” derler ya… Ancak çok azımız, uyanık bir biçimde kalbimizi attıran rüzgara kapılıp “Hayatımızı yaşarız.”

Hayatı yaşamak, kendin olabilme özgürlüğüdür bana göre. Kendin olabilmek ise bir lükstür. İnsanlar birbirini olduğu gibi kabul etmek istemez, birbirini şekle sokmak isterler. Başkalarının kendini sevmesi ihtiyacından ise kendi olabilme özgürlüğünden vazgeçer insanlar. Küçük/büyük yalanlar, istenmeyen yerlerde bulunmalar, gerçek fikirlerini gizlemeler, zevklerden vazgeçmeler…

Sonrası yanlış seçimler yapma, herkesi memnun etmek için suskunlaşma noktasına gelir. A yolundan gidersem veya A mekanında bulunursam X, Y, Z kişileri bana kızacak/onaylamayacak/anlamayacak en iyisi A yolunu unutmak… Sonra kim olduğumuz konusu karışır. İnsanların bizim olduğumuzu düşündüğü kişiyle gerçekten olduğumuz kişi içiçe geçer. Bir imaj yaratmışızdır, hatta bu imaj öyle bir hal alır ki kendimiz bile bu imaja inanıyoruzdur. A yolu uzak bir rüya gibidir. O yolu seçmenin nasıl bir ihtimal olabileceğini ise “hayal” olarak adlandırırız.

Artık uykuya geçmişizdir. Hayat gündüz ve gece uykusuyla geçer. Karşılaştığımız yüzler, sokakta olup bitenler hepsi uyku evresinden yaşanır. Dikkatimiz sönükleşmiş, ayrıntılar silikleşmiştir. Sadece olması gerektiği gibi davranıyoruzdur. Bizden beklenen gibi… Şekillendirilmiş bir oyun hamuru gibi, bize biçilmiş bir şekilde yerimizi almış yaşıyoruzdur. Şekilsiz bir oyun hamuru kısmen akışkandır, onu olabilecek her şekilde hayal edebilirsiniz. Ancak şekil verdikten sonra o artık bir “şey” olmuştur. Bir etiket koyabilirsiniz.

Bazı anlar olur veya bazı karar noktaları. O anlarda kalbimiz rüzgarın çağrısına kulak vermiş ve bizi uykudan uyandırarak arıyordur.

Bir anda etrafımıza daha farklı gözlerle bakar, daha özgüvenli hissederiz. Ağlamak, gülmek, kızmak veya hiçbir şey yapmamak… Nasıl davransak sorun yoktur çünkü kendimiz olmakta sorun yoktur. Ve bu anlar çok kısa sürer, tekrar kaybolup gittiklerinde

GERİ UYKUYA YATARIZ.

Uyanık kalmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlayıp tekrar uyuduktan sonra daha bir robotlaşmış daha bir sessizleşmişizdir. O ana geri dönmek isteriz ama neden o anı yaşayabilme ayrıcalığımız olduğunu çok sorgulamayız. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar umarız.

Kendimizi farklı uyuşturucularla uyuştururuz.

Sonra zaman, nehrinde akmaya devam eder ve her geçen an uyanmak için daha az cesaretimiz olur. Ve başkalarıyla karşılaşıp onların rüzgarına kulak kabarttığımızda “Hayatını yaşa!” demeyi ihmal etmeyiz.

Peki hayat nasıl yaşanır ki? Bunun cevabını bilip söyleyen var mıdır?

Beraber bir yolculuğa çıkmak

Bu yazıyı yazmaya başlarken, burayı okuyan ve bir değişim başlatmak isteyenlerle her gün tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçireceğimiz bir yolculuğa çıkmak istediğime karar verdim. Bu yazıyı okurken sizden ilk istediğim şey, gün içinde kendinizi sürekli gözlemlemeye başlayın.

Herkese merhabaa!

Umarım 2021 hepiniz için umut dolu ve güzel başlamıştır. Rakamların değişmesi çoğumuz için çok önemli çünkü yeni bir yıla girmeyi yeni bir sayfa açmakla bağdaştırıyoruz. Ben de yeni yılda yeni bir sayfa açmak isteyen ve umutlarla dolan gruba dahilimdir çocukluğumdan beri. 2020’de gündemimizin çoğunu Covid-19 kapladı. “Covid-19 belirtileri nelerdir-Kısıtlamalar-Kısıtlamalar ne zaman bitecek- Covid-19 etkileri nelerdir- Aşı-Aşının yan etkileri var mı-” gibi sorular gündemimizi meşgul ediyordu. Gündelik hayatta farkında bile olmadığımız ve bizi aslında ne kadar mutlu eden alışkanlıklarımıza “Elveda!” demek zorunda kaldık. 2021’i iple çeker olduk ki, bilindik yaşamımıza dönelim. Sevdiğimiz kişileri rahatlıkla görelim, kalabalık konserlerde tıkış tıkış dans edelim, kirli havası olan ve kalabalık insan gruplarının yan yana oturduğu barlarda arkadaşlarımızla içki içip sarhoş olalım. Seyahat edelim, otobüslerde ve havalimanlarında maskesiz olalım. Esnaflar kafeleri ve restoranları açsın, her yer cıvıl cıvıl olsun.

2021 iyi ki geldi, hoşgeldi ancak; 2021’de doğal kaynaklar her zamankinden daha ciddi olarak tehlikede! Ayrıca Covid-19’un etkilerinin tamamen silinmesi ve hayatın normale dönmesi bir anda olmayabilir, hatta olmayacaktır da. Kendi ülkemizi baz alırsak, yine ılık bir kış dönemindeyiz. Yağmur çok az yağıyor, kar neredeyse hiç yağmıyor. Havalar ılık ve kurak, tüketim çılgınlığı sonuna kadar devam ediyor. Geçenlerde 2020’den özür dilemek istedim. Salgın hastalık nedeniyle eski alışkanlıklarımdan vazgeçmek zorunda kaldığım için dünyam başıma yıkılmıştı. Ve sürekli şikâyet halindeydim. Ancak şuan içinde bulunduğumuz küresel çevre tehlikesini düşününce içebildiğim suyun bolca ve temiz olması, oksijene sahip olmam, temel ihtiyaçlarımı karşılayabilmem ne büyük bir şans! Ya içecek temiz su bulamazsam? Ya günde iki bardak su içebildiğim için kendini şanslı hisseden bir konumda bulunmak zorunda kalırsam?

Doğal kaynakların tükenme tehlikesi, çevresel felaketler, soyu tükenmekte olan canlılar… Bu konuda büyük ve bol kazançlı şirketlerin çevreye bariz bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Ancak büyük şirketleri çoğunluk desteklemeyi bırakırsa değişim yaşanabilir. Bundan iki sene önce atıksız yaşama kafayı takmıştım. Plastik şişe almamaya dikkat ediyor, markete kendi torbamı götürüyor, paketli hiçbir gıda almıyordum. Ancak bu uygulamaları uzun süre devam ettiremedim. Kararlı değildim ve benim gibi 1-2 arkadaşım bu şekilde yaşamaya çalışıyordu. Bir süre sonra kahve içmeye gittiğimizde termos götürüyorsak kendimizi iyi hisseder hale gelmiştik. Ben onu da yapmayı bıraktım uzun zamandır. Tek kullanımlık bardakları tüketmeye tekrar başladım.

Lauren Singer’ın Ted Talks (https://www.youtube.com/watch?v=pF72px2R3Hg&ab_channel=TEDxTalks ) konuşmasını izlediğimde çok etkilenmiştim. Üç yılda sadece bir kavanoz çöp çıkaran çevre aktivisti, kendi alışkanlıklarına göz gezdirip büyük bir değişim yaşamaya başlıyordu. Buzdolabını açtığında bütün gıdalarının plastikle kaplı olduğunu fark eden aktivist, paketli gıdaları tamamen bırakıyor ve atık üretmeyeceği gıdalara yöneliyordu. Meyve ve sebzeleri pazarlardan almaya başlıyordu. Kendi şampuanını ve sabunu yapmaya başlıyordu. Hatta geri dönüştürebilir bir şirket de kuran aktivisti izlediğimde “Keşke herkes böyle olsa!” diye düşünmüştüm. Çok değil, belki kırk yıl önce en azından bizim ülkemizde bu kadar atık üretilmiyordu. İnsanların hayatında abur cubur, plastik poşet gibi kavramlar yoktu. Doğal sabunlarla yıkanılıyor, özellikle kırsal alanlarda herkes kendi meyve sebzesini yetiştiriyordu. Şimdi ise kırsal alanlarda bile çiftçinin eli kolu bağlanmış durumda.

Peki biz ne yapabiliriz? Bu yazıyı yazmaya başlarken, burayı okuyan ve bir değişim başlatmak isteyenlerle her gün tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçireceğimiz bir yolculuğa çıkmak istediğime karar verdim. Bu yazıyı okurken sizden ilk istediğim şey, gün içinde kendinizi sürekli gözlemlemeye başlayın. Duşta ne kadar zaman harcıyorsunuz? Dişlerinizi fırçalarken suyu kapatıyor musunuz? Trendyol’dan ne kadar sıklıkta sipariş veriyorsunuz? Markete giderken yanınıza bez bir çanta götürmeyi tercih ediyor musunuz? O paketli abur cuburu tükettikten sonra gerçekten bir haz alıyor musunuz? Gözlemleyin ve ona göre aksiyon almaya başlayın. Musluğu hemen kapatın, o pantolonu satın almamayı tercih edin ve dolabınızı gözden geçirin. Çantanızın içine markete uğradığınızda kullanmak için bir bez çanta sıkıştırın.

Evet, ilk görevimiz kendimizi gün içerisinde sürekli gözlemlemek. Gözlemlerken kendinizi yargılamamaya çalışın, bu duruma bir günde isteyerek gelmedik.

Zaman içerisinde ne kadar değişebileceğimi merak ediyorum.

Daha yeşil ve temiz bir evde yaşamak istiyorsak hazcılıktan ve tek kullanımlık tüketimden vazgeçebiliriz.

Hadi beraber bir yolculuğa çıkalım! Paylaşmak istedikleriniz olursa buraya yorum yazmanız veya özelden iletişime geçmeniz çok güzel olur. 🙂

Ekstra: Damon Gameau’nun 2040 belgeselini izlediniz mi? That Sugar belgeseli yapımcısı Avustralyalı oyuncu ve yönetmen alışılmadık çekim teknikleriyle eğlenceli bir belgesel daha yaratmış. 2040 yılında yeşil ve sürdürülebilir bir gelecek hayal eden Gameau bir takım sorularla yola çıkıp birçok aydınlatıcı fikir sunuyor. Lütfen izleyin! 🙂

Ezel,

Beklentiler Piramiti

(Bu yazıdaki görsel ODTÜ Kavaklık direnişi günlerinden sosyal medyada bulduğum ancak kimin çektiğini bilmediğim çok sevdiğim bir fotoğraf.)

İnsan olmak neydi?

İçinde yaşadığımız toplumun beklentileri, ailenin beklentileri, kendimizin sahip olduğuna inandığımız beklentiler…

Bir gidişat, arzular, hırslar ve belki bir son..

İnsan olmak, beklenilenlerin bir parçası olmak mıydı?

Durkheim’a göre toplumların organik ve mekanik olmak üzere genelleyebileceğimiz iki farklı işlevsel yapılanması var. Daha gelişmiş büyük şehirlerde yaşıyorsan, organik çok yönlü mekanizmanın bir parçasısın. Daha az gelişmiş küçük yerlerde yaşıyorsan herkesin birbirine biraz daha muhtaç olduğu, az çeşitli ve herkesin birbirine benzediği bir mekanizmanın parçasısın.

Nerede yaşarsan yaşa her halükarda bir mekanizmanın içindesin ve bir işlevinin olması gerekiyor. Seçenekler arttıkça nasıl bir işlev göreceğin karmaşıklaşıyor. Farklılık artıyor.

Sadece çiftçilikle uğraşılan bir köyde yaşarsan işlevin bellidir. Herkes gibi bir çiftçi olursun.

Bir metropolde yaşarsan belki sticker tasarlayan bir tasarımcı olmayı hedeflersin, mesela çok fazla sticker talebi olan bir semtte…

Hangi tür mekanizmada olursan ol işlevsiz kalmak, dışlanmak demek. Çünkü herkesin genele yönelik bir yararı olması için (common good) bir işinin olması bekleniyor. Bu toplum için işe yarar olmak ve bağımsız yaşamak yani kendi kendinin ihtiyaçlarını giderebilmeye hitap ediyor. Aynı zamanda toplumun sürekliliği ve düzeni için de gerekli bir işlev bu.

Kapitalist sistemlerde, bu işe yarar olma hali toplumun genelinden çok bir sermaye sahibi için işe yarar olmayı gerektiriyor. Eğer yeterli sermayesi olmayan ve başkasının işinde çalışan bir işçiysen, doldurman gereken iş saatlerinde verimli olman ve işten atılmaman için patronunu mutlu etmen gerekiyor.

Başkasının yarattığı bir işte, tam olarak işleyen bir demirsin yani.

İçgüdüsel olarak amacımız ise hayatta kalmak. Hayatta kalmak için bir mekanizmada işlevsel olmayı hedefliyoruz. Sermayesi olanlar, bir işlev alanı yaratıp başkalarını çalıştırtıyor, sermaye sahibi olmayıp sadece kurallara uymayı hedefleyenler (obeyer) halihazırda sadece çalışıyor ve karşılığında ihtiyaçlarını giderebilmek için bir değer (para) kazanıyor.

Bizden beklenilenlerin ardında hep bu değere (para) sahip olmamız isteniyor. Neredeyse girdiğimiz bütün yollarda amaç bu oluyor.

Mekanizmanın olmazsa olmazı bu çünkü. Tarihte basit ihtiyaçlardan sonra geliştirilen Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidi de gösteriyor ki, mekanizma karmaşıklaştıkça tatmin olmak da karmaşıklaşıyor. Beklentiler karmaşıklaşıyor. Zorlaşıyor.

Açken bir ekmek bulabilmek sizin için günü kurtaran büyük bir ödülse, piramidin yükseklerine çıktıkça o gün örneğin sevgiliniz tarafından öpülmek sizin odak noktanızda tatmin ihtiyacınızı karşılıyor.

Öyle ya da böyle insan olma sürecinde size düşen, bir yerde yer alabilmek oluyor.

Peki siz mekanizmanın neresindesiniz?

Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim. Yorumlarınız çok değerli lütfen hissettiklerinizi benle paylaşın.

Ezel,

NELER OLUYOR HAYATTA

Umarım herkesin keyfi yerindedir. Biraz iç dökme seansı yapalım mı?

Bazılarınız, (sayıları oldukça az olan bir kısmınız) WordPress’ten takibe alıp yazı bildirimi geldikçe dikkat edip okuyor yazdıklarımı. Bazılarınız, paylaşırsam (bugünlerde sosyal medyadan link atmayarak sadece WordPress içinde paylaşıyorum) Instagram linki filan görüp kısa bir merakla göz gezdiriyor. Bazılarınız, tamamen tesadüfi denk gelip eminim bir yazının sonunu bile getirmiyordur.

Sorun şu ki sevgili okur,

Bu ara karanlık ve durgun bir dönemdeyim. Karanlık, arabesk anlamda bir karanlık değil. Karanlık, kalbimin yolunu kaybedişim… Hayatta hangi yolda gitmem gerektiğinin yolu. Bir türlü hissedemiyorum. Kendimi duyamıyorum. Üretkenliğim de etkileniyor tabii ki. Bazen bir hikaye yazıyorum ama paylaşamıyorum. Elim gitmiyor. Bir yazı fikri geliyor ama devam edip tamamlayamıyorum. İstediklerimi bir türlü anlatamıyorum. Olmuyor. Yazamadıkça tıkanıyorum, anlatmak istediklerimi anlatamayınca boğazım kuruyor sanki. Anlatacak nasıl bir konu olmaz yaa?

Aslında var. Hem de çok var. Ama nereden başlasam bilmiyorum.

Bu durumu kafaya takmam boşuna değil. Lisans senemde son sınıftayım. ODTÜ sosyoloji bölümünde son sınıf…

Lisans hayatımın son senesinin ilk dönemi online eğitim olarak devam ediyor. Son dönem Finlandiya’da Erasmus döneminde mi olacağım/ olmalıyım yoksa ODTÜ’de mi geçireceğim? Geçireceksem canım okulumda fiziksel olarak derslere girebilecek miyim?

Herkes yangından mal kaçırır gibi yüksek lisans başvuruları kovalıyor. Benim bu kadar acelem var mı? Yok! Ayrıca biliyorum ki kendimi yüksek lisans başvuruları kovalayacak kadar hırslı hissetmiyorum. Kariyer dediğimiz basamaklar, lisans -yüksek lisans -hadi doktora bilmem ne zırt diye nefes bile almadan devam etmemeli bence.

Kendime yeni şeyler katmak, kalbimin götürdüğü yolda kendimi geliştirmek istiyorum.

AMA BUNUN NE OLDUĞUNDAN EMİN OLAMIYORUM.

Sosyolojinin sayısız alanlarından birinde akademi mi kassam? Tıpkı lisedeyken hayal ettiğim gibi sosyal psikoloji alanına mı kaysam? Yoksa akademinin kollarından arkamı bile dönmeden çoooookkkk uzaklara kaçıp sivil toplum örgütü mü kovalasam? Her şeyin sosyal medya ve reklam ile döndüğü dijital dünyaya biraz deneyimli olmamdan faydalanıp mı atlasam? Farklı yeteneklerimin üzerinde mi dursam? Haberimin bile olmadığı yeteneklerimi bulmayı mı denesem? Asıl mutluluk para deyip beyaz yakalı mı olsam? Saat 9 akşam 5… Iyyy!

Hep senaryo yazan bir sanatçı olmak istemiştim ama gerçekçi olamayacak kadar sadece uzaktan göründüğü haliyle mi güzel olan bir hayal bu? Piyasa gerçekten kurtlar sofrası diyorlar…

İşte yukarıdaki paragraf aklıma gelenlerden sadece bir kısmı. Manken ol diyen bile var. Yok abi aslında Haluk Bilginer ne demiş bir röportajında “Oyuncu olmak istiyorsanız sosyoloji- psikoloji okuyun. Daha faydalı olur.”

Yumurta kapıya dayandı arkadaşlar. İnanın bu sorunun cevabını yeni düşünmüyorum. Liseden beri bulmaya çalışıyorum. Üniversitede dağcılıktan tutun da kadın haklarını savunan projelerden MUN kulüplerine kadar her şeyi ama her şeyi denedim. Tango bile yaptım. Kürek lisansım var. Yoga derslerinin düzenli öğrencisiydim.

Sonuç olarak hepsini seviyorum. Baktım ki hangi konuya dalsam sorular hep “Kimim ben? Hayat nedir?” demeye gidiyor.

En son canıma tak etti. Her deneme- hikaye yazışımda olay felsefik bir sorgulamaya dönüşmeye başladı. Her yerde bu konuyu yansıtacağına açık açık paylaş kızım dedim kendime.

Buyurun, durum bu. Birazcık da olsa yazmak rahatlattı beni, ama ne olacağım ben arkadaşlar? Tüm bu kararsızlık ve yıllardan beri yol bulma telaşının ardında “Herkesin yaşama geliş amacı farklıdır. Dünyaya bir şey sunmalıdır.” bakış açısı da yatıyor olabilir.

Bu cümleyi nereden duymuşsam inanç olarak bilinçaltıma yerleşti. Belki de öyle bir şey yoktur başımıza bela almışızdır. :((((

Herkese kolay gelsin, umarım aranızda kararlı ve kendinden emin olanlarınız vardır. Sizin de başka dertleriniz var biliyorum.

Güzel günler göreceğiz, güneşli günler…

Ezel

Dikkatini burada tut!

Küçükken ne zaman ödev yapmam veya bir sınava çalışmam gerekse “Odaklan! Dersine çalış!” deniyordu. Ailem ve öğretmenlerim odaklanmam, dikkatimi yapmam gerekenler üzerinde tutmam gerektiğini kafaya takmıştı ama kimse bana bunun nasıl yapılacağını öğretmemişti.

Bir süredir zihin anlama derslerine katılıyorum. Tabii dersin tam adı zihni anlama değil ancak içeriğini olabildiğince en iyi açıklamak istersem size yazacağım cümle bu oluyor. Zihin, diğer adıyla bilinç akışı, zeka ve algılama yetimiz…

Bu yazıyı yazma amacım uzuun uzuun zihin üzerine konuşmak değil. Son derste online sınıfımızda hocamızla beraber odaklanma üzerine konuştuk ve dikkatimi çeken bazı detaylar üzerine yazmaya karar verdim.

Küçükken ne zaman ödev yapmam veya bir sınava çalışmam gerekse “Odaklan! Dersine çalış!” deniyordu. Ailem ve öğretmenlerim dikkatimi yapmam gerekenler üzerinde tutmam gerektiğine kafaya takmıştı ama kimse bana bunun nasıl yapılacağını öğretmemişti.

Tamamen odaklanabilmenin eksikliğini şu zamana kadar hep çektim. Nasıl odaklanılır bilmiyordum, hala bilmiyorum. Artık yavaş yavaş öğreniyorum.

Hocamıza göre odaklanma, genişletilmiş bir zaman periyodunda farkındalığı bir şey üzerinde tutabilme kabiliyetidir.

Bir eylemi uzun süre pratik yaparak o eylemde ustalaşmak çok önemlidir ve odaklanmamızın güçlü olmasını istersek de uzun süre ve devamlı pratik yapmalıyız.

Son birkaç gündür bu konular üzerine düşünüyorum. Hep kendimi dikkat dağınıklığı yaşadığım durumlar için suçluyordum. Şimdi anlıyorum ki bu, ne olduğunu öğrenip bilinçli olarak geliştirebileceğim bir sanat aslında.

Başaramadığım zaman kendime karşı nazik olup pratiğe devam etmem gerekir. Tıpkı bir enstrüman çalmayı öğrenirken pes etmemek gibi, dikkatini bir odakta toplayabilmek de bir sanattır.

Bundan sonraki adımlarım, dikkat dağınıklığına tolerans göstermeme ve dikkatimi yönelttiğim bir konuda çalışmak olacak. 🙂

Siz bunu nasıl başarıyorsunuz?

Ezel

Bir kedicik

İşte bir kedicik, mırıl mırıl uyuyor sandalyede. Sıcak bir uyku tulumu gibi o tahta zemin, yağmur kokusuyla beraber keyfi yerinde.

Sonra mahallenin abileri, havlayarak dolanıyorlar etrafta. Ah, fark etti biri kediciği. Hırladı ve ona doğru koşmaya başladı.

Kedicik uyandı yerinden. Mahalle abisine doğru baktı. Bugün hiç niyetli olmadığı bir kavga anıydı.

Hemen arka sandalyelere doğru attı kendini. Başka insanlar arasına.

Hırlayan mahalle abisi diğer dört kulaklı ekibiyle beraber durdu yerinde. İnsanlara karışamazlardı ama gözleri hala kedicikte takılı kalmıştı.

Kedicik titriyordu yerinde. İki tarafın da gözleri kıpırdamıyordu başka yere.

Biri hırladı, havladı diğeri korkudan titredi. Ah az önceki kısa uyku ne güzeldi!

Bir kız vardı oturan arka köşede, siyah bluzlu ve uzun boylu. O ayaktaydı korkmuştu mahalle abilerinden. Hışşt hışşt dedi. “Nereden çıktı bunlar yaa?”

Kediciğe baktı, sempatik dolu gözlerle. Kedicik hiç tınlamadı. Mahalle abileri gitti oradan.

Kedicik ise kaldı ve uzun bir süre daha yola baktı.

Siyah bluzlu uzun kız geri oturdu yerine. Latte içmeye devam etti. Arada kediciğe baktı ve bir fotoğraf çekti.

%d blogcu bunu beğendi: