Ay, Venüs ve Mars

Beraber odama gittik, perdeler sonuna kadar açılmıştı ve akşam güneşi batıyordu. Gökyüzü açık bir mavilikteydi, güneş ışınlarının sarı -turuncu tonları mahallenin ağaç ve binaları üzerine yansıyordu.

“Bak!” dedi Zeynep. “Hilal şeklinde ay, sağ aşağıdaki parlak cisim ise Venüs!”

Bugün ben heyecanlı heyecanlı bir Atıf Yılmaz filmi olan “Asiye Nasıl Kurtulur?” izlerken, Zeynep bir anda salona daldı ve gülümseyerek: “Ezel bir gelsene sana bir şey göstermem lazım!” dedi. Beraber odama gittik, perdeler sonuna kadar açılmıştı ve akşam güneşi batıyordu. Gökyüzü açık bir mavilikteydi, güneş ışınlarının sarı -turuncu tonları mahallenin ağaç ve binaları üzerine yansıyordu.

“Bak!” dedi Zeynep. “Hilal şeklinde Ay, sağ aşağıdaki parlak cisim ise Venüs!” İkimizde pencereleri açıp vücudumuzun yarısını pencereden dışarı uzatarak yukarı baktık. Ay hilal şeklinde parlıyor, Venüs inanılmaz parlak, turuncu-sarı ışıklarda gökyüzü… Tam anlamıyla büyülenmiştim. Bir süre hareketsiz gökyüzünü izledik. “Aslında ne kadar küçüğüz, bizim dışımızda koskoca bir evren var aslında.” dedim. Bu bilgiyi yeni keşfediyor gibiydim. Bir yandan manzaraya bakıyor bir yandan var olmayı yeniden hatırlamanın hissiyle uçuyorduk. “Gece Venüs gözükmeyecek, Ay’ın gölgeli kısımları da öyle. Şu ortadaki parlak cismi görüyor musun? Onun da Mars olması lazım.”

Ortada minnacık parlak bir cisim vardı cidden. “Yalnız olamayız. Bu mümkün değil. Bu kadar güneş sistemi varken…” dedi Zeynep.

“Ölünce bütün bu görmek istediğim cisimleri görebileceğimi düşünürüm.” dedim. “Sanki bana böyle bir hak tanınırmış gibi. İstediğim yerleri gezebilirim. Mars, Ay, diğer gezegenler…”

“Bana böyle bir hak tanınsa insanlığın evrimini izlemek isterdim.” dedi Zeynep. “Küçük bir organizmadan insan olmaya giden müthiş bir tarih var. Böyle bir hak verilse kesinlikle oturup insanlık nasıl oluşmuş, nasıl kolonileşmiş diye hepsini ama hepsini görmek isterdim.”

İkimiz de bu fikirle heyecanlanıyor, bir yandan da merak duygumuz güçleniyordu. Unuttuğumuz bir meraktı bu. Kendi kişisel sorunlarımızla çevremizde olan ne varsa bizi etkiliyor ve biz bunların dışına çıkamıyorduk. Evreni, gezegenleri, hatta Ay’ı merak etmeyi bırakıyorduk. İş, aile, duygusal çalkantılar derken kendi küçük “Dünyamızda” yaşayıp gidiyorduk. Andy Weir’in The Egg (http://www.galactanet.com/oneoff/theegg_tr_mod.html) hikayesi aklıma geldi bir anda. Ölüp arafta tanrıyla karşılaşan bir adamın hikayesi… Özellikle okumanızı istediğim için linkini bırakıyorum. Türkçe çevirisi de var.

“Bu anın ölümsüz olmasını istiyorum.” dedi Zeynep. Fotoğraf çekmeye çalıştık ama bir telefon kamerası bizim gözlerimizin gördüğünü yansıtmıyordu, yansıtamıyordu. O an o kadar mutluyduk ki, bu mutluluğu gökyüzüne bakmamızla gördüklerimize borçluyduk. Ne kadar süre baktık bilmiyorum ama hatırlamıştık işte: İnsan olmayı, küçük anları keşfetmenin verdiği mutluluğu… Sevdiklerimizi ve sevmeye devam edeceklerimizi hatırlamıştık; beraber hissetmeyi, bir bütün olmayı… Dostluğu…

Bayramınızı kutluyorum. Bugün sevdiklerinize ve küçük mutluluklara bir şans tanıyın.

Ezel,

SOSYAL MEDYADAN UZAK KALMALI MI?- KALMAMALI MI?

Selamlar,

Tam olarak iki haftadır Instagram hesabım kapalı. Bir bağımlılığımı yenmeye çalışır gibiyim; hem hafiflik hem de yoksunluk hissediyorum. “Buradan gerçekten çok sıkıldım!” diye nedensel bunalımlarla kapatmıştım. Gerçekten hayatımda olmayan, artık görüşmediğim insanların “hayat hikayelerini” görüyorum diye sanki hayatımdalar yanılsaması, gerçekten beni ilgilendirmeyen bir sürü gönderi ve kişiler, bir yandan kendimi paylaşma ve gösterme isteğim… Şimdi aradan geçen iki haftaya baktığımda çoğunlukla güzel hisler yaşadım diyebilirim. Ama bir yandan akıllı telefonum hala benimle; akıllı telefonları kullanmaya devam ettiğimiz sürece Instagram, alışveriş siteleri ya da başka bir uygulamayı elimiz alışıldık olarak tuşlamaya, akışta ne varsa kontrol etmeye devam ediyor. Spotify, haber siteleri, Youtube… Çözüm sadece Instagram’a veda etmek mi diye düşünmeye başladım. Bu kadar suçlamayı hak ediyor muydu? Kendi içimde yaşadığım çıkmazları onla ne kadar bağdaştırabilirdim “irade” diye bir şey varken? Geçen iki haftanın sonunda arkadaşlarımın sanal hikayelerini göremediğim için, güzel manzara fotoğrafları çektiğimde onları başkalarıyla paylaşma dürtümü yenemediğim için, Instagram suçlamalarım yerini ‘Acaba?’lara bırakmaya başladı.

Öte yandan, paylaştığım gönderilerle ilgili hissettiğim baskı, arkadaşlarıma yaşadığım bir anıyı anlatmaya kalksam zaten önceden biliyor, sosyal medyadan görüyor oluşları benim için can sıkıcıydı. Uzun zamandır konuşmadığım arkadaşlarımın ben bir anda ortadan kaybolunca “İyi misin?” diye bana ulaşmaya çalışmaları da bir tık güzel bir karar verdiğimin kanıtı oldu

Hem anı yaşamak, hem de anı paylaşmak beraber mümkün mü peki? Küreselleşen bir dünyada, herhangi bir yerde olabilip haber alabilir vaziyetteyken, kendi küresel sosyalliğimizden kaçmamız mümkün mü? Benim geçirdiğim bir vakti Brezilya’da yaşayan bir arkadaşım görebilir ve ben de onun ülkesinde bir akşam yemeği anına dahil olabilirim. Sorun aslında bunlara dahil olmak değil, sorun gerçekliğin önemini o anlara bırakmak. Gerçekleşmesini istediğim bir hayali kurarken, o hayalin önce Instagram hikaye versiyonunu kurguladığımı fark edince kendimi sorgulamıştım. Asıl sorun bu olabilirdi, gerçeklik yerine dijitallik… İletişim yerine etkileşim… Bildirimler…

Birkaç gün önce güzel bir akşamda evde gitar ve ukulelemizle eğlenirken, ev arkadaşlarım o an geçirdiğimiz vakti Instagram canlı yayında paylaşmaya başladıklarında neden sinirlenip odama kapandığımı anlayamamışlardı. Yabani biri gibi davranmıştım çünkü bir anda benim yerime Instagram izleyicileri o vakti geçirmeye başlamışlardı. Teknolojiye tercih edilmiş gibi hissetmiştim. Şimdi dönüp baktığımda, o an onlar eğlendiği için büyük bir tepki vermeyebilirdim diye düşünüyorum, ancak son zamanlarda sorduğum sorular ve aldığım kararlar bakımından bu olayı “anı bozma” olarak görmüştüm.

Kendimi gözlemliyorum: Peki nereye kadar? Belki bir saat belki bir gün içinde Instagram hesabımı geri açabilirim. Huzur ve merak arasında bir his bu; yalnız şunu biliyorum ki bu geçtiğimiz iki haftada hiçbir şey kaçırmadım. 🙂

Ezel,

2020 ajandanızın elinizde kalakalması

Her ay başında motivasyon sözlü ajanda sayfalarını hevesle okur, bu ay acaba hangi konsere, kursa katılacağını düşünüp heyecanlanırdı. Bir haftasonu yapacak bir etkinlik bulamasa nefesi daralır, morali bozulur o haftasonu koca bir ay gibi uzun gelirdi ona. Şimdi koca bir ay, bir haftasonu kadar kısa geçiyor.

Önümde uzanan 2020 ajandasına bakıyorum. Ajandalara haftalık planlarını yazan, ajanda bölümlerini renkli kalemlerle çizen, geçmişte gittiği etkinliklere dönüp onları hatırlamayı seven Ezel gülümsüyor. Ajandasını hevesle doldurabilmek için büyük ve pahalı bir şey almıştı oysa. Her ay başında motivasyon sözlü ajanda sayfalarını hevesle okur, bu ay acaba hangi konsere, kursa katılacağını düşünüp heyecanlanırdı. Bir haftasonu yapacak bir etkinlik bulamasa nefesi daralır, morali bozulur o haftasonu koca bir ay gibi uzun gelirdi ona. Şimdi koca bir ay, bir haftasonu kadar kısa geçiyor.

Bütün dünyayla aynı anda durmak zorunda kaldık. Yukarıda kendi hayatımdan verdiğim örnek gibi, birçoğumuz kurs, etkinlik, okul, staj, iş peşinde devamlı ajandalarımızı dolduruyorduk, ya da doldurduğumuzu düşünüp tatmin oluyorduk. Okul çıkışı bir sosyal etkinlikten başka birine giden, akşamlarını en sevdiği barda soluklanıp bitiren, gün içine ne kadar çok etkinlik sığdırırsa o kadar kendini iyi hisseden biri olarak şimdi bu geçtiğimiz günlerin benim için ne derece olağan geçtiğini anlayabilirsiniz. İşin garip kısmı huzurlu bir olağanlık bu.

İlk başladığında birkaç günde nefesim daralıyor, temelli sokağa çıkma yasağı ihtimalini düşünüp duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Bir iki hafta sonra, ilk şaşkınlığı atlatıp gün içinde market, açık alan neresi varsa evde biten sütü bahane edip sosyalleşme alanı olarak markete giden, evin önündeki çimlerde geçirdiği on dakikayı şanslı sayan biri haline dönüşmüştüm. Eski hayatımla şimdiki hayatımı kıyaslıyor, kalabalık konser alanlarını düşünüp özlüyordum. Bir gün huzurlu uyanıp iyi bir kahvaltı ettiğim için mutlu hissediyor, ertesi gün kendime bile katlanamaz vaziyette uyanıyordum. Sonra o gurur duyduğum “dolu” hayatımda ertelediğim neler var diye gözden geçirdim. “Dolu” hayatımda yeteri kadar kitap okuyamıyordum, izlemem gereken filmleri erteliyordum, yıllardır odamda duran ukulele tozlanmış ve bir ev dekoru haline gelmişti. Kendini sürekli oyalayan, yaparız yaparız diye kendini geçiştiren biri haline gelmiştim. Şimdi ise tozlanan ukuleleme ayıracak zamanım var, sabah yatağımdan fırlamadan kitap okuma lüksüne sahibim. Tüm bunlar bittiğinde, herkes gibi staj, kariyer, o kurs bu etkinlik koşturmaya devam edeceğim. Gelecek kaygıları içinde akşamın nasıl olduğunu anlamadan, barlarda sarhoş olup yatağımda sızdığım günlerime geri döneceğim.

Peki asıl soru şu: “Aynı kişi olabilecek miyim?”

Ya da olabilecek miyiz? Sevdiklerimize bol bol zaman ayırabildiğimiz, yan yana yemek yapıp uzun sofra saatlerinde sıcak bir ortamda dertleşebildiğimiz şu günlerden sonra eskisi gibi olmak mümkün mü artık? Bazılarımız karantinada yanında sığınabileceği birisinin olmasının önemini fark etti, bazılarımız kendiyle ilk defa baş başa vakit geçirip kendini gerçekten tanımaya başladı, bazılarımız aslında içe dönük bir yapısı olduğunu fark etti ve alışkanlıklarını değiştirdi. Olağan dışı ortaya çıkan yeni durumla birlikte hayatta kalabilme ve adapta olabilme devrelerimiz çalışmaya başladı. Günün birinde dünyayı ele geçiren bir salgından ötürü öleceği aklının ucuna bile gelmeden ölenler de var tabii. Bir üç ay öncesinde okulları, restaurantları, kilise-camileri kapattıran bir salgından ötürü öleceklerini söyleseniz gülerlerdi muhtemelen.

Bu yeni hayat tarzı devam ede dursun, yataktan kalkmak istemediğim ve kendimi suçladığım günlerden birinde benden birkaç yaş büyük bir arkadaşımı arayıp zamanımı değerlendiremediğimde kendime sinirlenip, ne üreteceğimi bilmediğimden dert yandım. Ve bana dedi ki “Ya Ezel! İlla bir şey üretmek, bir şeyler yapmak zorunda mısın? Bazen sadece durup kendini dinlemen ve tanıman gerekir. Bundan daha iyi fırsat mı var?” Kapitalistler boş zamanlarda da verimli yaşayın diye reklamlarına devam ederlerken, ekonomik krizin eşiğindeki sistemi göz önüne alarak evde de zamanımızı nasıl kontrol edeceğimizi kafalarımıza sokmaya çalışıyorlar. Benim gibi ajandasını yanından ayırmayanlarınız bu dayatma ve kendini hırpalamalara çok kolay kanıyor.

Neyi hırpalıyorum ki? Bütün dünyayla aynı anda hiçbir şey yapmama lüksünde ve aynı zamanda devamlı çalışma peşinde koşmak için psikolojik baskı hissettiren bu “verimlilik”çağında kendimize verimsiz olma iznini verdiğimiz günler de olsun. Sürekli yatma hali değil tabii ki. Ama bir sabah uyandın ve aynaya bile bakmak istemiyorsun. Sorun değil. O gün kendine şefkatli ol ve izin ver. Makina değilsin, insansın. Zaten kendine izin verdikten sonra bedenin öğrenmeye, üretmeye hevesli olacak tekrar. Böyle düşünmemi sağlayan arkadaşım beni gerçekten çok rahatlattı. Biliyorum yine çok mutlu uyandığım günlerden sonra kendime bile katlanamadığım günler gelecek. Ama o günlere de izin vermeye ve kendimi daha iyi anlamaya karar verdim.

Eğer siz de zaman zaman benim gibi hissediyorsanız, kendinize yüklenmeyin ve o anki duygu durumunuzu kabul edin. Elbet geçecek.

Sağlıklı ve huzurlu günler olsun. 🙂

Ezel

Youtube’da üretici bir detay: Kemal gürel

Bugün mini röportajlara Erkek Kanalı, Kadın Kanalı, Sokak Röportajları gibi Youtube programlarının yapımcı ve sunucularından Kemal Gürel ile Youtuber olmak-, Kemal Gürel aslında kimdir ve daha fazlası üzerine devam ediyoruz.

Sevgili okur,

Bugün mini röportajlara Erkek Kanalı, Kadın Kanalı, Sokak Röportajları gibi Youtube programlarının yapımcı ve sunucularından Kemal Gürel ile Youtuber olmak-, Kemal Gürel aslında kimdir ve daha fazlası üzerine devam ediyoruz. Bu kanallardan bazılarını takip ediyorsan veya sende şimdi merak uyandırdıysa Youtube’da arama köşesine gitmeden önce aşağıya inebilirsin. 🙂

– Kısaca kendinden bahseder misin? Kemal neler yapar?

1982 İzmir doğumluyum. 20 senedir İstanbul’da yaşıyorum. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo & Tv-Sinema bölümünden mezun oldum. Okurken çalışmaya başladım. IKSV ve Pozitif gibi Türkiye’nin önde gelen müzik, eğlence & kültür şirketlerinde rehberlik yaptım ve prodüksiyon takımlarında görev aldım. Ayrıca !f İstanbul, Rock’n Coke, 2005 Eurovision gibi önemli etkinliklerin yönetim kadrolarında çalışma şansı buldum. 2011-2015 yılları arasında Turkcell iletişim ekibinde çalıştıktan sonra 2015’de kendi ajansımı kurdum. itworks! Creative Content Company 5 senedir etkinlik alanında hizmet veriyor. Ayrıca 2012 senesinde en yakın arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz; Sokak Röportajları, Erkek Kanalı, Kadın Kanalı, Refika Birgül ve daha bir çok kanalın yer aldığı Turkey Video Network‘ün creative director’ü olarak çalışmaya devam ediyorum.  

– Erkek kanalı fikri nasıl oluştu ve gelişti?

Türkiye’de özellikle genç, ortaokul, lise ve üniversite çağındaki erkeklerin hayat, okul, tercihler, cinsellik, ilişkiler gibi konularda yalnız olduklarını, etraflarında bu konuları konuşmak için çok arkadaşları, abileri veya aile fertleri olmadığını biliyorduk. Bu konulardaki bilgi eksikleri yanlış tercihlere, kronik mutsuzluklara, mutsuz evliliklere ve hatta yanlış cinsel tercihlere kadar bir çok travmaya yol açabiliyor. Biz dört arkadaş bu konularda bildiklerimizi samimi bir şekilde aktarmak için kanalı kurduk. Kanal çok kısa sürede çok büyük ilgi gördü. Her türlü konudan 100’ün üzerinde video şu anda kanalda. Her gün Türkiye’nin dört bir yanından onlarca genç arkadaşımız en samimi ve özel sorularını bize sorup bizden destek istiyor. Onların yanında olmak, kimi zaman onlara yol göstermek bizi çok mutlu ediyor. Hem eğleniyoruz hem de işe yaradığımızı bilmek bizi sevindiriyor.

– Seni bu işte neler motive ediyor? 

Kesinlikle para değil. YouTube’dan para kazanmak çok kolay değil. Kesinlikle marka işbirlikleri haricinde izlemelerden kazandığınız paralar ile kanalın dönmesi kolay değil. Bizim motivasyonumuz izleyici kardeşlerimizin teşekkür mesajları ve sokakta bizi gördüklerindeki sevgi gösterileri. Türkiye’nin her yerinde takipçilerin olduğunu bilmek çok güzel. Ayrıca kanalın %40 izleyicisi de kadın. Bu da çok önemli bir rakam.

– Youtuber olmak etrafa bakışını nasıl şekillendiriyor? Bu işin sırrı ne?

Kendime tam olarak YouTuber diyemem. İlk işim aslında reklamcılık. Ben YouTube aracılığıyla bilgilerimi, deneyimlerimi paylaşıyorum. Ama sadece YouTube üzerine bir kariyer kurmadım. Bu işin sırrı kesinlikle samimiyet. Ne kadar samimiyseniz o kadar seviliyor, o kadar izleniyorsunuz. Olduğunuz gibi olduğunuz sürece, kalbinizi ve düşüncelerinizi filtresiz izleyicilere açtığınız sürece daha çok izleniyor daha kemik bir kitleye ulaşıyorsunuz. 

– Okuyanlara iletmek istediğin bir mesaj var mi? 

Ben ürettikçe, ürettiklerimi insanlara sundukça mutlu oluyorum. Ne zaman ki üretmeyi durdururum o zaman tükenmiş hissederim. Bildiklerimizi, deneyimlerimizi insanlarla paylaşmak çok büyük mutluluk ve şans. Şimdi artık YouTube gibi, Instagram gibi milyonlara hatta milyarlara ulaşabileceğimiz platformlar var ceplerimizde, evlerimizde. Bu platformları en doğru şekilde kullanmak elimizde. Doğru kullanıldığı zaman toplum için faydalı, yanlış kullanıldığı zaman ise çok tehlikeli olabilir bu programlar. Biz ışık saçmayı seçelim, sevgi vermeyi deneyelim. O zaman bu platformlar en doğru şekilde kullanılacak ve işe yarayacaklar. :))

Bir cumartesi akşamüzeri

Hissedilmek istiyorum oysa, içtiğim sıcak şarabın tadını, yazarken parmaklarımın nasıl sertleştiğini, nefesimi nasıl kısa alıp verdiğimi… Bu hissedebilme kabiliyetinin herkeste olduğunu ama bunu geri kazanabilmek için çalışmam gerektiğinin farkındayım. En son safça hissedebildiğimde deneyimlerim yoktu ve olanı olduğu gibi gözlemliyordum; bebektim yani. Hepimiz bebektik ve bilmiyorduk.

Bugün sohbete konuyu anlatan şatafatlı bir giriş yapamayacağım, çünkü anlatmak istediklerimin ben yazdıkça netlik kazanmasına izin verdim. Ankara’nın en beğendiğim loş mekanlardan biri olan Sardunya’ya cümlelerimi birleştirebilmek için uykulu ve yorgun oturdum. Gözlerimden uyku akarken bedenim kafamın içinde “yapılması gerekenler” listesini tamamlamak isteyen sese uyum sağlamak için hareket etmeye devam ediyor. Tamamlanması gereken görevler bir liste gibi art arda sürekli kendilerini hatırlatıyorlar. “Hissedebilme” deneyimini gözlemliyorum, kafamın içinde bazıları gerçek olmayan görüntüler, korkular, yorumlar, eleştiriler, uyarılar yapan zihnim hissedilme kabiliyetime ket vuruyor. Karar verirken ket vuruyor, hareket ederken ket vuruyor, konuşurken ket vuruyor, dinlerken ket vuruyor; GERÇEKLİĞE ket vuruyor. Öyle ki, olanı olduğu gibi anlayabilme kabiliyeti zihnin biriktirdiği anılarla farklı renklere, seslere bürünüyor, anlam kazanıyor adeta. Tarçınlı sıcak şarap içerken başladığım yazıda, önümdeki masada oturan kadın arkadaş grubunu: “Çekildikleri selfieleri mi konuşuyorlar? Ne gereksiz…” gibi anında yargılayabilecek kadar hızlı davranan bir zihin bu. Hissedilmek istiyorum oysa, içtiğim sıcak şarabın tadını, yazarken parmaklarımın nasıl sertleştiğini, nefesimi nasıl kısa alıp verdiğimi… Bu hissedebilme kabiliyetinin herkeste olduğunu ama bunu geri kazanabilmek için çalışmam gerektiğinin farkındayım.

En son safça hissedebildiğimde deneyimlerim yoktu ve olanı olduğu gibi gözlemliyordum; bebektim yani. Hepimiz bebektik ve bilmiyorduk. “Deneyimleri boşuna mı yaşadık? Öğrendiklerimizi boşuna mı öğreniyoruz?” diyebilirsiniz, haklısınız! 🙂 Onları zihin kendi içinde depolarken, geliştirdiğimiz refleksler, öğrenme becerimiz, hesaplama becerimiz değerli ama her anı bu kadar yorumluyor olmak gerekli değil. Hatta yorucu da. Yolda yürürken çukura düşmüşsündür, çukurun nerede olduğunu artık öğrendin ve tekrar aynı yoldan geçerken çukura basma ve geç, çukurun üzerine düşünüp durma gibi bir şey demek istediğim. Ya da dans ederken; müziğin ritmini takip ederken nefesini dinle, sözcükler yerine hislerle adımlarını at. Hisset.

Çabaladığım kısım bu; yorumlar yerine tepkiler, yargılamalar yerine anlamalar… Tabii ekonomi sorularımı çözerken hissetmem şart değil, orada canım zihnimin depoladığı bilgilere muhtacım… :)))

Siz ne kadar sıklıkla hissedebiliyorsunuz?

Ezel

Deniz Göktaş ve Stand-up Kariyeri

Herkese selaaam!

Canlı olarak stand-up izleme serüvenim, Ankaralı Kemküm ekibinden çok sevdiğimiz Ali Fuat arkadaşımızın açık mikrofon gösteri davetleri ve onun sayesinde keşfettiğimiz komedyen grupları izlemeye başlamamızla oldu diyebilirim. Aralarından “kara mizah”ı ile dikkat çeken bir isim olarak, şimdilerde İstanbul- Ankara arası gidip gelmeli stand-up kariyerindeki Deniz Göktaş, son izlediğim tek kişilik IF! performansından sonra acaba burada da birkaç soru yayınlasak nasıl olur diye merak uyandırmıştı. Stand-up dünyasına aşina olmayanlar için aydınlatıcı olacağını düşündüğüm sohbete dahil olmak isterseniz okumaya devam edin!

– Kendinden ve yaptıklarından kısaca bahseder misin?

Ben Deniz, 25 yaşındayım. ODTÜ Psikoloji bölümü mezunuyum. Kadir Has Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon yüksek lisansı yapıyorum. 1.5 yıldır stand-up için sahneye çıkıyorum. Bir yandan da sinema için bir şeyler yazıp çekmeye çabalıyorum.

– Hayatının dönüm noktası var mı? Varsa nedir?

Direkt dönüm noktası denebilir mi bilmiyorum ama kendimle ve hayatla ilişkimi değiştiren iki temel olay var: İlki ODTÜ İnşaat Mühendisliği’ni bıraktıktan sonra sınava tekrar hazırlanıp psikoloji bölümüne geçmek. Hep başarı ve sayısal odaklı yetiştirildiğim için keskin bir değişim oldu benim için. En önemli kısmı ise aile, para, harcadığım emek vb. faktörleri karşıma alıp böyle büyük bir mevzuda kendi istediğim şeyi tercih etmek benim için imkansız ve çok cesur bir hareketti. Bunu becerebilmek kendime güvenimi arttırdı.

Diğer olay ise 1.5 yıl önce bir açık mikrofon gecesinde sahneye çıkmak. Gündelik iletişimi bile beceremeyen biri olarak –çocukluktan beri hevesim olsa da- stand-up yapmak benim için çok uzak bir ihtimaldi. Ama sahneye çıkınca çok rahat hissettim. Önceden hazırlanıp, tek başıma konuşunca sosyal sıkıntılar kayboluyormuş. Keşke hayat da böyle olsa.

Stand-up kitlesi hakkında ne düşünüyorsun? Onlara kendini yakın buluyor musun?

Birbirine benzeyen insanlardan oluşmuyor tabi. Kadıköy kitlesi başka, Ankara başka, ana akımı takip edenler başka… Bazısı her şeye açık. Bazısı Cem Yılmaz beklentisiyle geliyor ve o kadar gülmeyince ya da “can sıkıcı” konulardan bahsedilince hayal kırıklığına uğruyor. Kimisi direkt Amerikan ya da İngiliz komedisi bekliyor. Ama hem Netflix hem de giderek artan gösteriler sayesinde stand-up izleyen insan sayısı artıyor. Yeni ilgilenmeye başlayan tayfa farklı komedi tarzlarına da açık.

Bence komedinin şöyle güzel bir olayı var. Aynı şeye gülmek iki insanın ortak noktaları ve hayata bakışı hakkında birçok ipucu veriyor. Doğal olarak beni izlemeye gelen ve anlattıklarımla bağ kuran insanlara kendimi yakın hissediyorum. Hatta normalde farklı siyasi görüşlerden, sosyoekonomik sınıftan olduğumuz için konuşacak hiçbir şeyimin olmadığını düşündüğüm insanlara da haksızlık ettiğimi fark ettim.

– Nasıl bir haksızlık yani?

Gösteri çıkışında ettiğimiz sohbetlerden birçok ortak noktamız olduğunu gördüm. Sevmelerini hiç beklemediğim şakalardan keyifle bahsediyorlar. Sahne vesilesiyle birçok farklı kesimden ahbabım olmuş oldu.

Seni merak edenler sana nereden ulaşabilir ve seni takip edebilir?

Youtube’dan ya da Instagram hesabımdan takip edebilirler. @idgoktas

– Okuyanlara iletmek istediğin bir mesaj var mı?

BOL BOL BLOG OKUYUN! Bence şu içmekten daha faydalı. 🙂

Else Margerete Minimal T-shirt

Okuyan herkese selamlar! Sordum, Cevaplandı köşemizde sohbetlerimize devam ediyoruz. Farklı alanlarda üreten insanları mümkün olduğunca paylaşmaya çalışıyorum. Bugün, kendi tasarım yaptığı t-shirtlerini minimal bir havada bastıran ve anneannesinden aldığı ismi markasının adı yapan Esin Cansu Yılmaz ile konuşuyor olacağız. Aynı zamanda en yakın arkadaşlarımdan biri olan Cansu’nun hikayesini sizlerle paylaşıyor olmak benim için çok keyifli. 🙂

ncelikle neler yapıyorsun kendinden bahseder misin?

Ben Esin Cansu Yılmaz. İstanbul’da doğdum, 21 yaşındayım ve Bilgi Üniversitesi’nde Sosyoloji ve Ekonomi okuyorum. Okul dönemi zamanım daha çok okul, arkadaşlarım ve ailem arasında geçiyor. Onun dışında fırsat buldukça zamanımı kitap okumaya, yüzmeye ve resim/ illüstrasyon alanında kendimi geliştirmeye ayırmaya çalışıyorum.

T-shirt fikri nasıl ortaya çıktı?

Küçüklüğümden beri hep resim çizerdim, hiçbir zaman kursa falan yazılmadım ve açıkçası inanılmaz bir yeteneğim olduğunu da düşünmüyorum. 4-5 yaşında ailemin desteği ile kişisel resim sergilerim olmuştu, ama sonra çok uzun zaman herhangi bir çocuğun klasik resimleri dışında bir şey çizmedim. Lise 10. sınıf civarlarında şu an çizdiğim gibi biraz daha soyut minimal şeyler çizmeye başladım. Yine o zamanlar bu çizimleri düz renk t-shirtlerin üzerine tekstil kalemi ve kumaş boyasıyla çizmeye başladım. Pek pratik değildi, doğal olarak elle çizmenin getirdiği bir kusurluluk oluyordu. Ben denedikçe ve arkadaşlarımın beğendiğini gördükçe çizimlerimi t-shirtlerin üzerine bastırıp satmayı düşünmeye başladım. Bu fikir kafama oturduğunda çoktan üniversiteye giriş sınavına çalışmaya başladığım için, birkaç sene daha ertelenmiş oldu gerçeğe dönüşmesi. Sen de biliyorsun, ODTÜ’de olduğum sene erkek arkadaşımın benim bir tasarımımı t-shirte bastırıp bana hediye etmesi üzerine çok heyecanlanıp o senenin yazında Else Margerete’yi gerçeğe dönüştürebildim. İsim olarak bunu seçmemin nedeni ise anneannemin ismi olması; benim için anlamı olan bir isim koymanın daha güzel olacağını düşündüm. Genel olarak tahmin ettiğimden çok daha uzun ve yorucu bir süreç oldu: Mayıs 2018’de başladım dersek, 3-4 ay bir debelenme döneminden sonra satış yapmaya geçmem o yılın eylülünde oldu.

Seni hayatta motive eden şeyler neler?

Çevremin desteği her zaman önemli benim için, ama daha çok kendi kendime koyduğum hedefleri yerine getirince motive oluyorum. Ya da yaptığım bir şeyin bana keyif vermesi, gözümde zaman harcamaya değerli olması beni o işi iyi yapmaya itiyor. Böyle görmediğim hiçbir şeyle uzun vakit geçiremiyorum.

Bundan sonra Else ile yoluna nasıl devam etmek istiyorsun?

Az önce de dediğim gibi çok büyük bir iş gibi görünmese de markanın her şeyiyle tek ilgilenmek beni yordu ve özellikle en başlarda bırakıp uğraşmamayı çok düşündüm. Kumaşını bulmasından, resimleri dijital ortama aktarmak için gereken programları öğrenmesine kadar kendim uğraştım ve bir hayli deneme yanılma yöntemiyle ilerledim. Bir süredir canım arkadaşlarım sağolsun sosyal medyasıyla ben pek ilgilenmiyorum 🙂 Yani iki kişi güncel işlerle uğraşıyor gibiyiz o yüzden bir nebze daha rahatladım.
İlk hedef bunu kurup bir süre nasıl gideceğini görmekti. Şimdilik düşüncem ise Else’yi biraz daha markalaştırıp daha çok dükkânda satılmasını sağlamak, çünkü insanların ne olursa olsun hala mağazaları internete tercih ettiğini düşünüyorum.

Okuyanlara iletmek istediğin mesaj varsa paylaşabilir misin?

Her yerden pompalanan hayalini şimdi gerçekleştir, şimdi harekete geç, istediğin ülkeye şimdi git falan gibi mesajları hiç sevmiyorum. Ben kendi açımdan başarmak için herkesin aşırı girişimci olduğu, her şeye atıldığı gibi genellemelerden biraz uzak durmaya çalışıyorum. Elbette bir fikri, hayali gerçeğe dönüştürmek çok tatmin edici bir duygu ancak; herkesin planlarını kendi zamanlamasında gerçekleştirmeye çalışması, kendi için doğru zamanı beklemesi önemli gibi geliyor.

Instagram: @elsemargerete https://instagram.com/elsemargerete?igshid=s4z20hvoqfhu

NCAİSME ile lafladık

Nazif Can Akçalı Sabancı üniversitesinde görsel sanatlar ve görsel iletişim tasarımı öğrencisi. Pilates eğitmeni, gurme ve bir gezgin diyebiliriz. Nazif’in Galatasaray Lisesi’nden tanıdığı ve benim ise çocukluk arkadaşım Elif sayesinde birbirimizden haberimiz olmuştu. Nazif’in kendi hayat görüşlerini yansıtan NCAİSME akımı var, sanattan absürt öğelere, gurmelikten pilatese uzanıyor. Bu sohbete dahil olmak isterseniz okumaya devam edin!

Nazif, kendi ilgi alanlarından bir NCA akımı başlattın. Bu nasıl ortaya çıktı ve bu akımdan bahseder misin?

2017 yılının başında ismimin ilk harflerine “-isme” ekleyerek NCAISME adını verdiğim bir akımı oluşturdum. Akıma kendi adımı vermemin sebebi aslında benim dünyaya bakışımı özetliyor olması. Kendi bakışımın bir akım yaratacak kadar mükemmel mi olduğunu soranlara ise cevabım aslında akımın da amacı olan o mükemmel bakışa erişebilmek diyebilirim. “Hayatı her yönüyle yaşamak ve yaşamayı teşvik etmek için ortaya atılmış bir hayat akımı.” olarak tanımlıyorum akımımı. Instagramdan “7 Güne 7 Renk 7 Konsept” sloganıyla yola çıktım, şu an 10 konseptim var. Sadece Instagram’da değil Youtube’da videolarım ve ncaisme.com’da çeşitli yazılarım var. Bu yıl akımın 4. yılı ve en başından beri her gün aralıksız Instagram üzerinden paylaşım yapıyorum. Bazen bir kelime, bazen bir fotoğraf, bir video, bir şarkı, bazen de bir yemek ; sorgulamamızı, sınır koyduklarımızla yüzleşmemizi ama en başta kendini düşünerek dünya için kendinden başlamayı öğütlüyor bu paylaşımlar. Sadece tüketmeyi değil üretmeyi, denemeyi, zamanı verimli kullanarak sadece bir şeye odaklanmak için çok kısa olan bu hayatı birlikte daha anlamlı kılmayı hedefliyor. Konseptleri merak edenlere de şöyle kısa bir özet yapabilirim: “NCA’nın sanat ve tasarım çalışmaları için nca.art; ‘Hayal & Gerçek’ anlarında NCA’nın zihninde canlananlar ve çevredeki gariplikler için nca.absurde; doğanın sunduklarının en yalın halleri için nca.naturel; NCA denince akla ilk gelen ‘sağlıklı yaşam’ için nca.santé; beden, ruh ve zihin üçlüsünü bir araya getiren Pilates için nca.pilates; herkesin en büyük tutkusu olan yemeğin en kaliteli hali için nca.gourmet; yalnızlığı özgürlüğün iki hırçın kanadı olarak gören NCA’nın dünya çapında seyahatleri için nca.nomade; yıllar geçtiğini fark etmek ama bizde kalanları unutmamak için nca.nostalgie; yaşadığımız zamanın nimetlerinden farkında olmak için nca.actuel; ruhun en büyük gıdası müziği NCA’nın kulağından keşfetmek için nca.radio.

-Pilates ve gurmelik nasıl ortaya çıktı?

Doğrusunu söylemek gerekirse hayatıma pilatesin girmesini Digiturk’e borçluyum. Lise yıllarımda Digiturk’de HomeTV diye bir kanal vardı. O kanalda sabah yayınlanan yoga programı dikkatimi çekmeye başlamıştı. Ekran karşısında biraz biraz yoga yapmaya başlamıştım. Tabi bu yatılı okuduğum için sadece yaz tatilleri ile kısıtlıydı. Sonraları yaz döneminin bir kısmında Pilates programı vermeye başladılar. Açıkçası o zaman bayağı üzülmüştüm. Yogadan sonra hiç sevememiştim. Başka bir yaz ise o kanalda ne yoga ne pilates vardı. Ne yapacağımı düşünürken kendimi Ebru Şallı’nın programı ile pilates yaparken buldum ve onun sayesinde bir pilates aşığı oldum. Üniversiteye başlayınca da işi biraz daha profesyonelliğe taşımak adına çeşitli eğitimlere katılıp pilates eğitmeni oldum. Tabii bu süreç içerisinde Karatay Diyeti ile de sağlıklı yaşam konusunda da büyük adımlar attım. Pilates ve sağlıklı beslenme derken bir insanın en sevdiği aktivite olan yemek yemek ise haliyle biraz kısıtlanıyordu. O yüzden yemeği de daha anlamlı bir seviyeye çıkarmam lazımdı. Her şehrin her ilçesine kadar farklı bir yemeği olan Türkiye’nin o güzel lezzetlerini de tatmadan yaşamak herhalde yaşamak olamazdı. Bu düşünce ile yemeği yerinde, en kaliteli haliyle yemek fikri ortaya çıktı. Gaziantep ile başlayan ilk gurme gezilerim 4. yıla başlarken 30 şehri aştı.

Bütün bunların dışında Nazif kim ve neler hedefliyor?

NCA denildiğinde insanların aklına genel olarak Pilates, yemek ve gezmek geliyor sanırım. Ama NCA, şu an bir sanat ve tasarım öğrencisi. Hedefi de sanırım diğer alanlara rağmen daha çok sanat ile hatırlanmak. Ama “Hayat tek bir şeye odaklanmak için çok kısa!” sloganıyla yola çıkmış biri için hedef koymak da çok zor bir şey. Her gün yeni hevesler, yeni planlar ve projeler ortaya çıkıyor çünkü.

Okuyanlara söylemek istediğin bir sey var mı?

Okuyanlara söylemek istediğim şey aslında çoğu kişiye de söylediğim bir şey: “Değişin!” Bu değişimin en kolay yolu bence sağlıklı beslenmek olabilir. Sağlıklı yaşama odaklanmak başta bedeni, devamında ruhu değiştiriyor. Öncelikleriniz değiştikçe hayatın güzelliklerini daha rahat görmeye başlıyorsunuz. Zaman ve para da size kaldığı için hayatı daha renkli yaşıyorsunuz.

Nazif’i merak edenler:

Instagram: @ncaisme

Websitesi: https://www.ncaisme.com/ncaisme-nedir

Par’ya Davulcusu Faik ile

Merhaba!

Sordum, Cevaplandı köşemizde ilk sohbetimizi Ankaralı deneysel progresif rock grubu Par’yanın davulcusu Faik Demirdilek ile gerçekleştirdik. Aşağıda sohbetimize dahil olabilirsiniz. 🙂

-Kendinden ve Par’ya’dan bahsedebilir misin?

Merhabaaa ben Faik Demirdilek, ODTÜ’de sosyoloji okuyorum ve bu sene 3. sınıftayım. Okulumu ve bölümümü çok seviyorum. Niğde’de doğup büyüdüm ve on senedir davul çalıyorum. Ankara’ya ilk geldiğimde hazırlık öğrencisiyken gruptakiler bir festivalin seçmelerine katılacaklarmış ve davulcuları İstanbul’da olduğu için yardımcı olacak birisini arıyorlardı. O zamanlar okulun müzik topluluğundaydım, bir arkadaşları Whatsapp grubuna yazdı yardımcı olabilecek var mı diye. Ankara’da yeni olduğum ve müzik yapan insanlarla tanışmak istediğim için hemen gönüllü oldum. Prova falan alındıktan sonra ise davulcuları haber vermeden geri gelmiş. Seçmelerde çalamamıştım ancak Eylül gibi gruptan iki üye ayrılmış, grubun solisti ve gitaristi Batu da bana ulaştı. Böylece üniversite 1. sınıfın başlarında gruba girmiş oldum. Bass gitara da Batu’nun arkadaşı Canberk geçti. Çok kısa zamanda kafalarımız ve müzik tarzımız uyuştuğu için iyi anlaştık ve çok yakın arkadaşlar olduk. Par’ya ile progresif ve deneysel rock yapıyoruz. Ben gruba girmeden önce iki şarkılık “Olduğum Gibi” EP’si vardı. Ben gruba girdikten sonra “Kayboluş” adında dört şarkılık bir EP yayınladık. Devamında gelen yaz ise “Girdap” isimli bir single yayınladık. Girdap çıktıktan sonra ilk albümümüz için çalışmalara başladık. Provalarımızda ortaya çıkan besteler ve melodiler üzerine yoğunlaştık. Bu geçtiğimiz yaz 2019’da artık kayıtlara girildi ve 6 Ocak’da da kayıtlar yayınlandı. “Dünyadışı” albümünü yayınlamak bizim için çok özel bir olay oldu ve hala her şarkıyı dinlerken o şarkıların nasıl bestelendiği, yazın sabahlara kadar şarkılarla uğraşmamız, ettiğimiz kavgalar, yaşadığımız heyecan gözümün önüne gelir… Albüm her ne kadar çok depresif ve üzücü olsa da her dinlediğimde içten içe bir mutluluk alıyor beni. 🙂

-Davula olan ilgin nasıl başladı?

Davula 6. sınıfın sonunda Linkin Park etkisiyle başladım diyebilirim. Öncesinde sürekli ve sadece Linkin Park dinliyordum. Dinlerken içinde beni en çok çeken şey hep davul olmuştu. İnternetten sürekli Linkin Park ile ilgili videolar izliyordum, canlı performanslarını izlerken ise hep davulcunun oturduğu o yerde hayal ettim kendimi. Sonrasında karne hediyesi olarak elektronik davul istemiştim ailemden, onlar da aldılar sağolsunlar. O zamanlar Niğde’de davul kursu yoktu, ben evde kendi kendime dinlediğim şarkıları çalmaya çalışarak öğrenmeye çalıştım. Sonrasında liseye geçtiğimde davul dersi açılmıştı birkaç ay oraya gittim. Okuldaki tek davulcu olduğum için okuldaki bütün etkinliklerde hep orkestradaydım. Hatta okulda Karavana adında bir grup kurmuştuk ve üç sene boyunca Vodafone Freezone Liseler Arası Müzik Yarışmasına katıldık. Müzik yönünde asıl zehri ise şöyle bir anımda aldım: 10. sınıftayken müzik öğretmenimiz Barış Ataseven bana Metallica- Unforgiven şarkısına çalışmamı çünkü şarkıyı beraber çalacağımızı söyleyip bir akşam bizim evden beni almaya geldi ve ODTÜ Kolejine gittik. Yanımda elektronik davulumu getirmiştim tabii. Oranın müzik öğretmeni bizi karşıladıktan sonra müzik odasına götürmüştü. Dört müzik öğretmeni, bir doktor ve “ben” akşam müzik odasında müzik yapmak için bir araya gelmiştik resmen. Hep beraber Unforgiven çalmıştık ve çok keyif almıştım. Müzikle ilgili bu insanların arasında kendimi çok değerli hissetmiştim ve devamında da müzik yapma isteğim o akşam doğmuştu aslında.

Par’ya sana ne ifade ediyor?

Par’ya bana kendimi ifade ediyor aslında. Çaldığım davullarla kendi sınırlarımı zorladığımı ve kendimi aktarabildiğimi hissediyorum. Ortaya çıkardığımız müziğin duygusuyla kendimi bağdaştırıyorum. Ayriyeten yaptığımız müziği bir dinleyici olarak da çok beğeniyorum ve seviyorum. Hatta bazen Par’ya dinlerken beni görenler “Nasıl kendini dinliyorsun?” gibi sorular soruyorlar. Ben de şu tarz bir benzetmeyle açıklıyorum hep: Bir yemek yaparken onun lezzetli olması için titizce uğraşırız ve sevdiğimiz şekilde yaparız. Ben de tam aynı şekilde titizce uğraştığımız yemeği yiyorum aslında, neden yemeyeyim ki.:D Bu titizlikle uğraştığımız için ortaya güzel sonuçlar çıktığını düşünüyorum ve çıkan ürünlerden gayet mutluyum.

-Gelecek hedeflerde neler var?

Par’ya’nın daha çok kitlelere ulaşması ve daha çok insanın bizi dinleyip “duygusunu” hissetmesi olabilir. Sürekli üretmek de ayrı bir hedef tabi, provalarda ortaya çıkan besteleri insanlara ulaştırmayı çok istiyoruz. Ne zaman bir beste çıksa hemen tekrardan çok heyecanlanıyoruz ve onunla alakalı yolu da çizmeye çalışıyoruz. Tabii üretim kısmı Türkiye’de zorken gün geçtikçe de zorlaşırken biraz daha rahat üretebilecek bir durumda olmak da ister istemez hedefler arasında. Daha özel ve büyük bir hedef olarak ise Sziget’de çalmak olabilir.

-Okuyanlara iletmek istediğin bir mesaj var mı?

Eğer bu yazıyı okurken Par’ya’yı ilk defa duyduysanız herhangi bir platformdan “Dünyadışı” albümüne bir göz atmanızı isteyebilirim. Dinleyen herkesin seveceğini ve albümde kendinden bir şeyler bulacağına inanıyorum. Ezel’e de beni davet ettiği için çok teşekkür ederim. 🙂

Instagram: @officialparya https://www.instagram.com/officialparya/?hl=tr

Spotify: Par’ya https://open.spotify.com/artist/0tSOExyk0IGEVTAkkNSeHl?si=lpH8B4EAQk2I4rm3lqMsQw

Facebook: Par’ya https://m.facebook.com/paryaofficial/

Kaan diyor ki “It’s Happening.”

Harry Potter izlememiş olanımız neredeyse yoktur. Peki “Muggle”lar’ın da Quidditch oynadığından haberiniz var mıydı? Kaan Bolat devam eden Sordum, Cevaplandı köşemizde bize Quidditch ve yeni kurdukları marka Happening hakkında gelişmelerden bahsediyor.

-Kaan kısaca kendinden bahsedebilir misin?

Adım Kaan Bolat, Adana’da doğup büyüdüm. ODTÜ yer sistem bilimleri bölümünde iklim değişikliği ve enerji ekonomisi üzerine doktora yapıyorum. Aynı zamanda ODTÜ’de kurulmuş olan Unicorns Quidditch topluluğunun koçu ve oyuncusuyum. Happening markasının üç ortağından biriyim. Aslında ODTÜ kimya mühendisliği mezunuyum, üniversiteye ilk geldiğimde aklımda girişimciliğe dair bir plan yoktu ve bana bugün yaptığım şeyleri yapacağımı söyleseler inanmazdım. 🙂 Her orta sınıf ailenin çocuğu gibi isteğim bir an önce mezun olup çalışmaktı. Fakat üniversitede vakit geçirdikçe bu hayatın bana hiçbir zaman uymayacağını gördüm; benim için en önemli şeyin kendi zamanımı istediğim gibi yönetebilmek olduğunu fark ettim. Bunun bir lüks olduğunun farkındayım ve bugün yaptığım her şeyi buna sahip olabilmek adına yapıyorum.

-Happening ekibi neler yapıyor?

Happening markası Türkiye’de çeşitli üreticilerle çalışarak ürettiğimiz spor tekstili ürünlerini başta Avrupa olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerine ihraç eden ve Türkiye içinde satan bir oluşum. Happening ekini üç kurucu ortak, dört kişilik bir tasarım takımı, iki sosyal medya uzmanı ve dört kişi bölgesel çözüm ortağıyla beraber çalışan bir ekip. Diğer iki ortağım da İTÜ’de tekstil mühendisi,biri üretime bakarken diğeri satışla ilgileniyor. Ben ise iş geliştirme ve insan yönetimi ile ilgileniyorum. Kurucu ortaklar olarak hepimiz Quidditch oyuncularıyız, spordaki aktif kariyerimize devam ediyoruz. Tasarım ekibimizde hem quidditch hem frizbi oynayıp üniversite okuyan öğrenciler var, mesleklerine bakış açılarını geliştiriyorlar. Deneyimden ziyade işini tutkuyla yapacak insanları tercih ediyoruz.

-Qudditch ve Happening nasıl birbirini etkiledi?

Aslında tüm hikaye Quidditch ile başladı. Biz takımımızı ilk kurduğumuzda forma yaptırmak için çeşitli yerler ve kişiler ile görüştük, istediklerimizi istediğimiz zamanda teslim alabilmek bizden çok fazla zaman ve enerji alıyordu; daha çok insan ve takım tanıdıkça çok fazla insanın benzer problemler yaşadığını gördük. Spor kültüründen gelen insanlar olarak bir sporcunun yalnızca yaptığına odaklanmasını, bunu yapıyorken kendini rahat ve iyi ifade edebildiği ürünler giymesini sağlamak amacıyla yola çıktık. Yaptığımız işlerden oldukça mutluyuz, beraber çalıştığımız insanların mutluluğunu gördükçe daha da mutlu oluyoruz. Happening markasını büyütmek için çalışmalarımıza devam ediyoruz.

Devamında neler olacak? İnsanlar sizi nereden takip edebilir?

Hedefimiz daha da büyümek, daha çok spora ve ülkeye yayılmak tabii ki. 🙂 Happening’i gündelik bir spor markasına çevirmeyi çok istiyoruz. Bize aşağıdaki adreslerden ulaşabilirsiniz:

Website: https://happeningsport.com

Instagram: @happeningsport

%d blogcu bunu beğendi: