Beklentiler Piramiti

(Bu yazıdaki görsel ODTÜ Kavaklık direnişi günlerinden sosyal medyada bulduğum ancak kimin çektiğini bilmediğim çok sevdiğim bir fotoğraf.)

İnsan olmak neydi?

İçinde yaşadığımız toplumun beklentileri, ailenin beklentileri, kendimizin sahip olduğuna inandığımız beklentiler…

Bir gidişat, arzular, hırslar ve belki bir son..

İnsan olmak, beklenilenlerin bir parçası olmak mıydı?

Durkheim’a göre toplumların organik ve mekanik olmak üzere genelleyebileceğimiz iki farklı işlevsel yapılanması var. Daha gelişmiş büyük şehirlerde yaşıyorsan, organik çok yönlü mekanizmanın bir parçasısın. Daha az gelişmiş küçük yerlerde yaşıyorsan herkesin birbirine biraz daha muhtaç olduğu, az çeşitli ve herkesin birbirine benzediği bir mekanizmanın parçasısın.

Nerede yaşarsan yaşa her halükarda bir mekanizmanın içindesin ve bir işlevinin olması gerekiyor. Seçenekler arttıkça nasıl bir işlev göreceğin karmaşıklaşıyor. Farklılık artıyor.

Sadece çiftçilikle uğraşılan bir köyde yaşarsan işlevin bellidir. Herkes gibi bir çiftçi olursun.

Bir metropolde yaşarsan belki sticker tasarlayan bir tasarımcı olmayı hedeflersin, mesela çok fazla sticker talebi olan bir semtte…

Hangi tür mekanizmada olursan ol işlevsiz kalmak, dışlanmak demek. Çünkü herkesin genele yönelik bir yararı olması için (common good) bir işinin olması bekleniyor. Bu toplum için işe yarar olmak ve bağımsız yaşamak yani kendi kendinin ihtiyaçlarını giderebilmeye hitap ediyor. Aynı zamanda toplumun sürekliliği ve düzeni için de gerekli bir işlev bu.

Kapitalist sistemlerde, bu işe yarar olma hali toplumun genelinden çok bir sermaye sahibi için işe yarar olmayı gerektiriyor. Eğer yeterli sermayesi olmayan ve başkasının işinde çalışan bir işçiysen, doldurman gereken iş saatlerinde verimli olman ve işten atılmaman için patronunu mutlu etmen gerekiyor.

Başkasının yarattığı bir işte, tam olarak işleyen bir demirsin yani.

İçgüdüsel olarak amacımız ise hayatta kalmak. Hayatta kalmak için bir mekanizmada işlevsel olmayı hedefliyoruz. Sermayesi olanlar, bir işlev alanı yaratıp başkalarını çalıştırtıyor, sermaye sahibi olmayıp sadece kurallara uymayı hedefleyenler (obeyer) halihazırda sadece çalışıyor ve karşılığında ihtiyaçlarını giderebilmek için bir değer (para) kazanıyor.

Bizden beklenilenlerin ardında hep bu değere (para) sahip olmamız isteniyor. Neredeyse girdiğimiz bütün yollarda amaç bu oluyor.

Mekanizmanın olmazsa olmazı bu çünkü. Tarihte basit ihtiyaçlardan sonra geliştirilen Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidi de gösteriyor ki, mekanizma karmaşıklaştıkça tatmin olmak da karmaşıklaşıyor. Beklentiler karmaşıklaşıyor. Zorlaşıyor.

Açken bir ekmek bulabilmek sizin için günü kurtaran büyük bir ödülse, piramidin yükseklerine çıktıkça o gün örneğin sevgiliniz tarafından öpülmek sizin odak noktanızda tatmin ihtiyacınızı karşılıyor.

Öyle ya da böyle insan olma sürecinde size düşen, bir yerde yer alabilmek oluyor.

Peki siz mekanizmanın neresindesiniz?

Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim. Yorumlarınız çok değerli lütfen hissettiklerinizi benle paylaşın.

Ezel,

NELER OLUYOR HAYATTA

Umarım herkesin keyfi yerindedir. Biraz iç dökme seansı yapalım mı?

Bazılarınız, (sayıları oldukça az olan bir kısmınız) WordPress’ten takibe alıp yazı bildirimi geldikçe dikkat edip okuyor yazdıklarımı. Bazılarınız, paylaşırsam (bugünlerde sosyal medyadan link atmayarak sadece WordPress içinde paylaşıyorum) Instagram linki filan görüp kısa bir merakla göz gezdiriyor. Bazılarınız, tamamen tesadüfi denk gelip eminim bir yazının sonunu bile getirmiyordur.

Sorun şu ki sevgili okur,

Bu ara karanlık ve durgun bir dönemdeyim. Karanlık, arabesk anlamda bir karanlık değil. Karanlık, kalbimin yolunu kaybedişim… Hayatta hangi yolda gitmem gerektiğinin yolu. Bir türlü hissedemiyorum. Kendimi duyamıyorum. Üretkenliğim de etkileniyor tabii ki. Bazen bir hikaye yazıyorum ama paylaşamıyorum. Elim gitmiyor. Bir yazı fikri geliyor ama devam edip tamamlayamıyorum. İstediklerimi bir türlü anlatamıyorum. Olmuyor. Yazamadıkça tıkanıyorum, anlatmak istediklerimi anlatamayınca boğazım kuruyor sanki. Anlatacak nasıl bir konu olmaz yaa?

Aslında var. Hem de çok var. Ama nereden başlasam bilmiyorum.

Bu durumu kafaya takmam boşuna değil. Lisans senemde son sınıftayım. ODTÜ sosyoloji bölümünde son sınıf…

Lisans hayatımın son senesinin ilk dönemi online eğitim olarak devam ediyor. Son dönem Finlandiya’da Erasmus döneminde mi olacağım/ olmalıyım yoksa ODTÜ’de mi geçireceğim? Geçireceksem canım okulumda fiziksel olarak derslere girebilecek miyim?

Herkes yangından mal kaçırır gibi yüksek lisans başvuruları kovalıyor. Benim bu kadar acelem var mı? Yok! Ayrıca biliyorum ki kendimi yüksek lisans başvuruları kovalayacak kadar hırslı hissetmiyorum. Kariyer dediğimiz basamaklar, lisans -yüksek lisans -hadi doktora bilmem ne zırt diye nefes bile almadan devam etmemeli bence.

Kendime yeni şeyler katmak, kalbimin götürdüğü yolda kendimi geliştirmek istiyorum.

AMA BUNUN NE OLDUĞUNDAN EMİN OLAMIYORUM.

Sosyolojinin sayısız alanlarından birinde akademi mi kassam? Tıpkı lisedeyken hayal ettiğim gibi sosyal psikoloji alanına mı kaysam? Yoksa akademinin kollarından arkamı bile dönmeden çoooookkkk uzaklara kaçıp sivil toplum örgütü mü kovalasam? Her şeyin sosyal medya ve reklam ile döndüğü dijital dünyaya biraz deneyimli olmamdan faydalanıp mı atlasam? Farklı yeteneklerimin üzerinde mi dursam? Haberimin bile olmadığı yeteneklerimi bulmayı mı denesem? Asıl mutluluk para deyip beyaz yakalı mı olsam? Saat 9 akşam 5… Iyyy!

Hep senaryo yazan bir sanatçı olmak istemiştim ama gerçekçi olamayacak kadar sadece uzaktan göründüğü haliyle mi güzel olan bir hayal bu? Piyasa gerçekten kurtlar sofrası diyorlar…

İşte yukarıdaki paragraf aklıma gelenlerden sadece bir kısmı. Manken ol diyen bile var. Yok abi aslında Haluk Bilginer ne demiş bir röportajında “Oyuncu olmak istiyorsanız sosyoloji- psikoloji okuyun. Daha faydalı olur.”

Yumurta kapıya dayandı arkadaşlar. İnanın bu sorunun cevabını yeni düşünmüyorum. Liseden beri bulmaya çalışıyorum. Üniversitede dağcılıktan tutun da kadın haklarını savunan projelerden MUN kulüplerine kadar her şeyi ama her şeyi denedim. Tango bile yaptım. Kürek lisansım var. Yoga derslerinin düzenli öğrencisiydim.

Sonuç olarak hepsini seviyorum. Baktım ki hangi konuya dalsam sorular hep “Kimim ben? Hayat nedir?” demeye gidiyor.

En son canıma tak etti. Her deneme- hikaye yazışımda olay felsefik bir sorgulamaya dönüşmeye başladı. Her yerde bu konuyu yansıtacağına açık açık paylaş kızım dedim kendime.

Buyurun, durum bu. Birazcık da olsa yazmak rahatlattı beni, ama ne olacağım ben arkadaşlar? Tüm bu kararsızlık ve yıllardan beri yol bulma telaşının ardında “Herkesin yaşama geliş amacı farklıdır. Dünyaya bir şey sunmalıdır.” bakış açısı da yatıyor olabilir.

Bu cümleyi nereden duymuşsam inanç olarak bilinçaltıma yerleşti. Belki de öyle bir şey yoktur başımıza bela almışızdır. :((((

Herkese kolay gelsin, umarım aranızda kararlı ve kendinden emin olanlarınız vardır. Sizin de başka dertleriniz var biliyorum.

Güzel günler göreceğiz, güneşli günler…

Ezel

Dikkatini burada tut!

Küçükken ne zaman ödev yapmam veya bir sınava çalışmam gerekse “Odaklan! Dersine çalış!” deniyordu. Ailem ve öğretmenlerim odaklanmam, dikkatimi yapmam gerekenler üzerinde tutmam gerektiğini kafaya takmıştı ama kimse bana bunun nasıl yapılacağını öğretmemişti.

Bir süredir zihin anlama derslerine katılıyorum. Tabii dersin tam adı zihni anlama değil ancak içeriğini olabildiğince en iyi açıklamak istersem size yazacağım cümle bu oluyor. Zihin, diğer adıyla bilinç akışı, zeka ve algılama yetimiz…

Bu yazıyı yazma amacım uzuun uzuun zihin üzerine konuşmak değil. Son derste online sınıfımızda hocamızla beraber odaklanma üzerine konuştuk ve dikkatimi çeken bazı detaylar üzerine yazmaya karar verdim.

Küçükken ne zaman ödev yapmam veya bir sınava çalışmam gerekse “Odaklan! Dersine çalış!” deniyordu. Ailem ve öğretmenlerim dikkatimi yapmam gerekenler üzerinde tutmam gerektiğine kafaya takmıştı ama kimse bana bunun nasıl yapılacağını öğretmemişti.

Tamamen odaklanabilmenin eksikliğini şu zamana kadar hep çektim. Nasıl odaklanılır bilmiyordum, hala bilmiyorum. Artık yavaş yavaş öğreniyorum.

Hocamıza göre odaklanma, genişletilmiş bir zaman periyodunda farkındalığı bir şey üzerinde tutabilme kabiliyetidir.

Bir eylemi uzun süre pratik yaparak o eylemde ustalaşmak çok önemlidir ve odaklanmamızın güçlü olmasını istersek de uzun süre ve devamlı pratik yapmalıyız.

Son birkaç gündür bu konular üzerine düşünüyorum. Hep kendimi dikkat dağınıklığı yaşadığım durumlar için suçluyordum. Şimdi anlıyorum ki bu, ne olduğunu öğrenip bilinçli olarak geliştirebileceğim bir sanat aslında.

Başaramadığım zaman kendime karşı nazik olup pratiğe devam etmem gerekir. Tıpkı bir enstrüman çalmayı öğrenirken pes etmemek gibi, dikkatini bir odakta toplayabilmek de bir sanattır.

Bundan sonraki adımlarım, dikkat dağınıklığına tolerans göstermeme ve dikkatimi yönelttiğim bir konuda çalışmak olacak. 🙂

Siz bunu nasıl başarıyorsunuz?

Ezel

Bir kedicik

İşte bir kedicik, mırıl mırıl uyuyor sandalyede. Sıcak bir uyku tulumu gibi o tahta zemin, yağmur kokusuyla beraber keyfi yerinde.

Sonra mahallenin abileri, havlayarak dolanıyorlar etrafta. Ah, fark etti biri kediciği. Hırladı ve ona doğru koşmaya başladı.

Kedicik uyandı yerinden. Mahalle abisine doğru baktı. Bugün hiç niyetli olmadığı bir kavga anıydı.

Hemen arka sandalyelere doğru attı kendini. Başka insanlar arasına.

Hırlayan mahalle abisi diğer dört kulaklı ekibiyle beraber durdu yerinde. İnsanlara karışamazlardı ama gözleri hala kedicikte takılı kalmıştı.

Kedicik titriyordu yerinde. İki tarafın da gözleri kıpırdamıyordu başka yere.

Biri hırladı, havladı diğeri korkudan titredi. Ah az önceki kısa uyku ne güzeldi!

Bir kız vardı oturan arka köşede, siyah bluzlu ve uzun boylu. O ayaktaydı korkmuştu mahalle abilerinden. Hışşt hışşt dedi. “Nereden çıktı bunlar yaa?”

Kediciğe baktı, sempatik dolu gözlerle. Kedicik hiç tınlamadı. Mahalle abileri gitti oradan.

Kedicik ise kaldı ve uzun bir süre daha yola baktı.

Siyah bluzlu uzun kız geri oturdu yerine. Latte içmeye devam etti. Arada kediciğe baktı ve bir fotoğraf çekti.

İkilem

Rüzgar giderek şiddetlenmeye başladı. Eski ahşap çerçeveli pencereler, rahatsız edici bir şekilde gıcırdıyor. Oda karanlık ve içeriyi toprak tonlarında ışıldayan dolunay biraz olsun aydınlatıyor. Birde açık TV…

Bir yarışma programının sesi geliyor. En kısa sürede en hızlı kim yiyecek programı olmalı bu, çünkü seyirciler “Haydi! Haydi! Ye! Ye!” diye bağırıyor, kocaman bir masanın kenarında sıralanmış yarışmacılar –çoğu obez- elleriyle ağızlarına sürekli yemek götürüyorlar. TV’nin önünde ileri geri sallanan bir koltuk var, rüzgardan başka bir ses duyulmayan odada koltuğun varlığı belirgin bir şekilde hissediliyor.
Onun ise telefonu elinde, haber sitelerinden hap hızında yutulan haberleri parmak hareketleriyle aşağı doğru kaydırıyor ve kaydırıyor. Koltukta ileri geri sallanmaktan başka yaptığı tek hareket bu. Parmak kaydırmak…

Gözüyle TV’de saniyeler içinde hamburger yutan obezlere odaklanırken, bir yandan haber başlıklarını okumayı ihmal etmiyor.

Rüzgar, çerçeveleri sallıyor. Islık öttürür gibi bir ses yankılanıyor dışarıda. Koltuk ileri geri ileri geri… TV’de tezahürat sesleri: “Ye! Ye! Ye!” O sırada parmağı aşağı doğru aşağı doğru…

Ah bir haber başlığı: “SOKAKTA YAŞAYAN AÇ ÇOCUKLARIN SAYILARI ARTIŞTA”
Haberi okuyup hüzünle iç çekiyor.

Hooop! TV’den gelen bir sesle dikkati dağılıyor. Kazanan yarışmacı belli olmuş, on dakikada yedi hamburger ve iki tabak makarna yemiş. Kazanan obez yarışmacı adamın zafer kutlamalarına, yürüyemeyecek kadar şişman bedeniyle yaptığı şaklabanlıklara gülüyor. O sırada parmağı az önceki haber başlığının hemen altında, sokakta aç yatan bir çocuğun fotoğrafının üzerinde kalmış.

Ve parmağını alttaki haberlere doğru kaydırmaya devam ediyor.

Ay, Venüs ve Mars

Beraber odama gittik, perdeler sonuna kadar açılmıştı ve akşam güneşi batıyordu. Gökyüzü açık bir mavilikteydi, güneş ışınlarının sarı -turuncu tonları mahallenin ağaç ve binaları üzerine yansıyordu.

“Bak!” dedi Zeynep. “Hilal şeklinde ay, sağ aşağıdaki parlak cisim ise Venüs!”

Bugün ben heyecanlı heyecanlı bir Atıf Yılmaz filmi olan “Asiye Nasıl Kurtulur?” izlerken, Zeynep bir anda salona daldı ve gülümseyerek: “Ezel bir gelsene sana bir şey göstermem lazım!” dedi. Beraber odama gittik, perdeler sonuna kadar açılmıştı ve akşam güneşi batıyordu. Gökyüzü açık bir mavilikteydi, güneş ışınlarının sarı -turuncu tonları mahallenin ağaç ve binaları üzerine yansıyordu.

“Bak!” dedi Zeynep. “Hilal şeklinde Ay, sağ aşağıdaki parlak cisim ise Venüs!” İkimizde pencereleri açıp vücudumuzun yarısını pencereden dışarı uzatarak yukarı baktık. Ay hilal şeklinde parlıyor, Venüs inanılmaz parlak, turuncu-sarı ışıklarda gökyüzü… Tam anlamıyla büyülenmiştim. Bir süre hareketsiz gökyüzünü izledik. “Aslında ne kadar küçüğüz, bizim dışımızda koskoca bir evren var aslında.” dedim. Bu bilgiyi yeni keşfediyor gibiydim. Bir yandan manzaraya bakıyor bir yandan var olmayı yeniden hatırlamanın hissiyle uçuyorduk. “Gece Venüs gözükmeyecek, Ay’ın gölgeli kısımları da öyle. Şu ortadaki parlak cismi görüyor musun? Onun da Mars olması lazım.”

Ortada minnacık parlak bir cisim vardı cidden. “Yalnız olamayız. Bu mümkün değil. Bu kadar güneş sistemi varken…” dedi Zeynep.

“Ölünce bütün bu görmek istediğim cisimleri görebileceğimi düşünürüm.” dedim. “Sanki bana böyle bir hak tanınırmış gibi. İstediğim yerleri gezebilirim. Mars, Ay, diğer gezegenler…”

“Bana böyle bir hak tanınsa insanlığın evrimini izlemek isterdim.” dedi Zeynep. “Küçük bir organizmadan insan olmaya giden müthiş bir tarih var. Böyle bir hak verilse kesinlikle oturup insanlık nasıl oluşmuş, nasıl kolonileşmiş diye hepsini ama hepsini görmek isterdim.”

İkimiz de bu fikirle heyecanlanıyor, bir yandan da merak duygumuz güçleniyordu. Unuttuğumuz bir meraktı bu. Kendi kişisel sorunlarımızla çevremizde olan ne varsa bizi etkiliyor ve biz bunların dışına çıkamıyorduk. Evreni, gezegenleri, hatta Ay’ı merak etmeyi bırakıyorduk. İş, aile, duygusal çalkantılar derken kendi küçük “Dünyamızda” yaşayıp gidiyorduk. Andy Weir’in The Egg (http://www.galactanet.com/oneoff/theegg_tr_mod.html) hikayesi aklıma geldi bir anda. Ölüp arafta tanrıyla karşılaşan bir adamın hikayesi… Özellikle okumanızı istediğim için linkini bırakıyorum. Türkçe çevirisi de var.

“Bu anın ölümsüz olmasını istiyorum.” dedi Zeynep. Fotoğraf çekmeye çalıştık ama bir telefon kamerası bizim gözlerimizin gördüğünü yansıtmıyordu, yansıtamıyordu. O an o kadar mutluyduk ki, bu mutluluğu gökyüzüne bakmamızla gördüklerimize borçluyduk. Ne kadar süre baktık bilmiyorum ama hatırlamıştık işte: İnsan olmayı, küçük anları keşfetmenin verdiği mutluluğu… Sevdiklerimizi ve sevmeye devam edeceklerimizi hatırlamıştık; beraber hissetmeyi, bir bütün olmayı… Dostluğu…

Bayramınızı kutluyorum. Bugün sevdiklerinize ve küçük mutluluklara bir şans tanıyın.

Ezel,

SOSYAL MEDYADAN UZAK KALMALI MI?- KALMAMALI MI?

Selamlar,

Tam olarak iki haftadır Instagram hesabım kapalı. Bir bağımlılığımı yenmeye çalışır gibiyim; hem hafiflik hem de yoksunluk hissediyorum. “Buradan gerçekten çok sıkıldım!” diye nedensel bunalımlarla kapatmıştım. Gerçekten hayatımda olmayan, artık görüşmediğim insanların “hayat hikayelerini” görüyorum diye sanki hayatımdalar yanılsaması, gerçekten beni ilgilendirmeyen bir sürü gönderi ve kişiler, bir yandan kendimi paylaşma ve gösterme isteğim… Şimdi aradan geçen iki haftaya baktığımda çoğunlukla güzel hisler yaşadım diyebilirim. Ama bir yandan akıllı telefonum hala benimle; akıllı telefonları kullanmaya devam ettiğimiz sürece Instagram, alışveriş siteleri ya da başka bir uygulamayı elimiz alışıldık olarak tuşlamaya, akışta ne varsa kontrol etmeye devam ediyor. Spotify, haber siteleri, Youtube… Çözüm sadece Instagram’a veda etmek mi diye düşünmeye başladım. Bu kadar suçlamayı hak ediyor muydu? Kendi içimde yaşadığım çıkmazları onla ne kadar bağdaştırabilirdim “irade” diye bir şey varken? Geçen iki haftanın sonunda arkadaşlarımın sanal hikayelerini göremediğim için, güzel manzara fotoğrafları çektiğimde onları başkalarıyla paylaşma dürtümü yenemediğim için, Instagram suçlamalarım yerini ‘Acaba?’lara bırakmaya başladı.

Öte yandan, paylaştığım gönderilerle ilgili hissettiğim baskı, arkadaşlarıma yaşadığım bir anıyı anlatmaya kalksam zaten önceden biliyor, sosyal medyadan görüyor oluşları benim için can sıkıcıydı. Uzun zamandır konuşmadığım arkadaşlarımın ben bir anda ortadan kaybolunca “İyi misin?” diye bana ulaşmaya çalışmaları da bir tık güzel bir karar verdiğimin kanıtı oldu

Hem anı yaşamak, hem de anı paylaşmak beraber mümkün mü peki? Küreselleşen bir dünyada, herhangi bir yerde olabilip haber alabilir vaziyetteyken, kendi küresel sosyalliğimizden kaçmamız mümkün mü? Benim geçirdiğim bir vakti Brezilya’da yaşayan bir arkadaşım görebilir ve ben de onun ülkesinde bir akşam yemeği anına dahil olabilirim. Sorun aslında bunlara dahil olmak değil, sorun gerçekliğin önemini o anlara bırakmak. Gerçekleşmesini istediğim bir hayali kurarken, o hayalin önce Instagram hikaye versiyonunu kurguladığımı fark edince kendimi sorgulamıştım. Asıl sorun bu olabilirdi, gerçeklik yerine dijitallik… İletişim yerine etkileşim… Bildirimler…

Birkaç gün önce güzel bir akşamda evde gitar ve ukulelemizle eğlenirken, ev arkadaşlarım o an geçirdiğimiz vakti Instagram canlı yayında paylaşmaya başladıklarında neden sinirlenip odama kapandığımı anlayamamışlardı. Yabani biri gibi davranmıştım çünkü bir anda benim yerime Instagram izleyicileri o vakti geçirmeye başlamışlardı. Teknolojiye tercih edilmiş gibi hissetmiştim. Şimdi dönüp baktığımda, o an onlar eğlendiği için büyük bir tepki vermeyebilirdim diye düşünüyorum, ancak son zamanlarda sorduğum sorular ve aldığım kararlar bakımından bu olayı “anı bozma” olarak görmüştüm.

Kendimi gözlemliyorum: Peki nereye kadar? Belki bir saat belki bir gün içinde Instagram hesabımı geri açabilirim. Huzur ve merak arasında bir his bu; yalnız şunu biliyorum ki bu geçtiğimiz iki haftada hiçbir şey kaçırmadım. 🙂

Ezel,

2020 ajandanızın elinizde kalakalması

Her ay başında motivasyon sözlü ajanda sayfalarını hevesle okur, bu ay acaba hangi konsere, kursa katılacağını düşünüp heyecanlanırdı. Bir haftasonu yapacak bir etkinlik bulamasa nefesi daralır, morali bozulur o haftasonu koca bir ay gibi uzun gelirdi ona. Şimdi koca bir ay, bir haftasonu kadar kısa geçiyor.

Önümde uzanan 2020 ajandasına bakıyorum. Ajandalara haftalık planlarını yazan, ajanda bölümlerini renkli kalemlerle çizen, geçmişte gittiği etkinliklere dönüp onları hatırlamayı seven Ezel gülümsüyor. Ajandasını hevesle doldurabilmek için büyük ve pahalı bir şey almıştı oysa. Her ay başında motivasyon sözlü ajanda sayfalarını hevesle okur, bu ay acaba hangi konsere, kursa katılacağını düşünüp heyecanlanırdı. Bir haftasonu yapacak bir etkinlik bulamasa nefesi daralır, morali bozulur o haftasonu koca bir ay gibi uzun gelirdi ona. Şimdi koca bir ay, bir haftasonu kadar kısa geçiyor.

Bütün dünyayla aynı anda durmak zorunda kaldık. Yukarıda kendi hayatımdan verdiğim örnek gibi, birçoğumuz kurs, etkinlik, okul, staj, iş peşinde devamlı ajandalarımızı dolduruyorduk, ya da doldurduğumuzu düşünüp tatmin oluyorduk. Okul çıkışı bir sosyal etkinlikten başka birine giden, akşamlarını en sevdiği barda soluklanıp bitiren, gün içine ne kadar çok etkinlik sığdırırsa o kadar kendini iyi hisseden biri olarak şimdi bu geçtiğimiz günlerin benim için ne derece olağan geçtiğini anlayabilirsiniz. İşin garip kısmı huzurlu bir olağanlık bu.

İlk başladığında birkaç günde nefesim daralıyor, temelli sokağa çıkma yasağı ihtimalini düşünüp duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Bir iki hafta sonra, ilk şaşkınlığı atlatıp gün içinde market, açık alan neresi varsa evde biten sütü bahane edip sosyalleşme alanı olarak markete giden, evin önündeki çimlerde geçirdiği on dakikayı şanslı sayan biri haline dönüşmüştüm. Eski hayatımla şimdiki hayatımı kıyaslıyor, kalabalık konser alanlarını düşünüp özlüyordum. Bir gün huzurlu uyanıp iyi bir kahvaltı ettiğim için mutlu hissediyor, ertesi gün kendime bile katlanamaz vaziyette uyanıyordum. Sonra o gurur duyduğum “dolu” hayatımda ertelediğim neler var diye gözden geçirdim. “Dolu” hayatımda yeteri kadar kitap okuyamıyordum, izlemem gereken filmleri erteliyordum, yıllardır odamda duran ukulele tozlanmış ve bir ev dekoru haline gelmişti. Kendini sürekli oyalayan, yaparız yaparız diye kendini geçiştiren biri haline gelmiştim. Şimdi ise tozlanan ukuleleme ayıracak zamanım var, sabah yatağımdan fırlamadan kitap okuma lüksüne sahibim. Tüm bunlar bittiğinde, herkes gibi staj, kariyer, o kurs bu etkinlik koşturmaya devam edeceğim. Gelecek kaygıları içinde akşamın nasıl olduğunu anlamadan, barlarda sarhoş olup yatağımda sızdığım günlerime geri döneceğim.

Peki asıl soru şu: “Aynı kişi olabilecek miyim?”

Ya da olabilecek miyiz? Sevdiklerimize bol bol zaman ayırabildiğimiz, yan yana yemek yapıp uzun sofra saatlerinde sıcak bir ortamda dertleşebildiğimiz şu günlerden sonra eskisi gibi olmak mümkün mü artık? Bazılarımız karantinada yanında sığınabileceği birisinin olmasının önemini fark etti, bazılarımız kendiyle ilk defa baş başa vakit geçirip kendini gerçekten tanımaya başladı, bazılarımız aslında içe dönük bir yapısı olduğunu fark etti ve alışkanlıklarını değiştirdi. Olağan dışı ortaya çıkan yeni durumla birlikte hayatta kalabilme ve adapta olabilme devrelerimiz çalışmaya başladı. Günün birinde dünyayı ele geçiren bir salgından ötürü öleceği aklının ucuna bile gelmeden ölenler de var tabii. Bir üç ay öncesinde okulları, restaurantları, kilise-camileri kapattıran bir salgından ötürü öleceklerini söyleseniz gülerlerdi muhtemelen.

Bu yeni hayat tarzı devam ede dursun, yataktan kalkmak istemediğim ve kendimi suçladığım günlerden birinde benden birkaç yaş büyük bir arkadaşımı arayıp zamanımı değerlendiremediğimde kendime sinirlenip, ne üreteceğimi bilmediğimden dert yandım. Ve bana dedi ki “Ya Ezel! İlla bir şey üretmek, bir şeyler yapmak zorunda mısın? Bazen sadece durup kendini dinlemen ve tanıman gerekir. Bundan daha iyi fırsat mı var?” Kapitalistler boş zamanlarda da verimli yaşayın diye reklamlarına devam ederlerken, ekonomik krizin eşiğindeki sistemi göz önüne alarak evde de zamanımızı nasıl kontrol edeceğimizi kafalarımıza sokmaya çalışıyorlar. Benim gibi ajandasını yanından ayırmayanlarınız bu dayatma ve kendini hırpalamalara çok kolay kanıyor.

Neyi hırpalıyorum ki? Bütün dünyayla aynı anda hiçbir şey yapmama lüksünde ve aynı zamanda devamlı çalışma peşinde koşmak için psikolojik baskı hissettiren bu “verimlilik”çağında kendimize verimsiz olma iznini verdiğimiz günler de olsun. Sürekli yatma hali değil tabii ki. Ama bir sabah uyandın ve aynaya bile bakmak istemiyorsun. Sorun değil. O gün kendine şefkatli ol ve izin ver. Makina değilsin, insansın. Zaten kendine izin verdikten sonra bedenin öğrenmeye, üretmeye hevesli olacak tekrar. Böyle düşünmemi sağlayan arkadaşım beni gerçekten çok rahatlattı. Biliyorum yine çok mutlu uyandığım günlerden sonra kendime bile katlanamadığım günler gelecek. Ama o günlere de izin vermeye ve kendimi daha iyi anlamaya karar verdim.

Eğer siz de zaman zaman benim gibi hissediyorsanız, kendinize yüklenmeyin ve o anki duygu durumunuzu kabul edin. Elbet geçecek.

Sağlıklı ve huzurlu günler olsun. 🙂

Ezel

Youtube’da üretici bir detay: Kemal gürel

Bugün mini röportajlara Erkek Kanalı, Kadın Kanalı, Sokak Röportajları gibi Youtube programlarının yapımcı ve sunucularından Kemal Gürel ile Youtuber olmak-, Kemal Gürel aslında kimdir ve daha fazlası üzerine devam ediyoruz.

Sevgili okur,

Bugün mini röportajlara Erkek Kanalı, Kadın Kanalı, Sokak Röportajları gibi Youtube programlarının yapımcı ve sunucularından Kemal Gürel ile Youtuber olmak-, Kemal Gürel aslında kimdir ve daha fazlası üzerine devam ediyoruz. Bu kanallardan bazılarını takip ediyorsan veya sende şimdi merak uyandırdıysa Youtube’da arama köşesine gitmeden önce aşağıya inebilirsin. 🙂

– Kısaca kendinden bahseder misin? Kemal neler yapar?

1982 İzmir doğumluyum. 20 senedir İstanbul’da yaşıyorum. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo & Tv-Sinema bölümünden mezun oldum. Okurken çalışmaya başladım. IKSV ve Pozitif gibi Türkiye’nin önde gelen müzik, eğlence & kültür şirketlerinde rehberlik yaptım ve prodüksiyon takımlarında görev aldım. Ayrıca !f İstanbul, Rock’n Coke, 2005 Eurovision gibi önemli etkinliklerin yönetim kadrolarında çalışma şansı buldum. 2011-2015 yılları arasında Turkcell iletişim ekibinde çalıştıktan sonra 2015’de kendi ajansımı kurdum. itworks! Creative Content Company 5 senedir etkinlik alanında hizmet veriyor. Ayrıca 2012 senesinde en yakın arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz; Sokak Röportajları, Erkek Kanalı, Kadın Kanalı, Refika Birgül ve daha bir çok kanalın yer aldığı Turkey Video Network‘ün creative director’ü olarak çalışmaya devam ediyorum.  

– Erkek kanalı fikri nasıl oluştu ve gelişti?

Türkiye’de özellikle genç, ortaokul, lise ve üniversite çağındaki erkeklerin hayat, okul, tercihler, cinsellik, ilişkiler gibi konularda yalnız olduklarını, etraflarında bu konuları konuşmak için çok arkadaşları, abileri veya aile fertleri olmadığını biliyorduk. Bu konulardaki bilgi eksikleri yanlış tercihlere, kronik mutsuzluklara, mutsuz evliliklere ve hatta yanlış cinsel tercihlere kadar bir çok travmaya yol açabiliyor. Biz dört arkadaş bu konularda bildiklerimizi samimi bir şekilde aktarmak için kanalı kurduk. Kanal çok kısa sürede çok büyük ilgi gördü. Her türlü konudan 100’ün üzerinde video şu anda kanalda. Her gün Türkiye’nin dört bir yanından onlarca genç arkadaşımız en samimi ve özel sorularını bize sorup bizden destek istiyor. Onların yanında olmak, kimi zaman onlara yol göstermek bizi çok mutlu ediyor. Hem eğleniyoruz hem de işe yaradığımızı bilmek bizi sevindiriyor.

– Seni bu işte neler motive ediyor? 

Kesinlikle para değil. YouTube’dan para kazanmak çok kolay değil. Kesinlikle marka işbirlikleri haricinde izlemelerden kazandığınız paralar ile kanalın dönmesi kolay değil. Bizim motivasyonumuz izleyici kardeşlerimizin teşekkür mesajları ve sokakta bizi gördüklerindeki sevgi gösterileri. Türkiye’nin her yerinde takipçilerin olduğunu bilmek çok güzel. Ayrıca kanalın %40 izleyicisi de kadın. Bu da çok önemli bir rakam.

– Youtuber olmak etrafa bakışını nasıl şekillendiriyor? Bu işin sırrı ne?

Kendime tam olarak YouTuber diyemem. İlk işim aslında reklamcılık. Ben YouTube aracılığıyla bilgilerimi, deneyimlerimi paylaşıyorum. Ama sadece YouTube üzerine bir kariyer kurmadım. Bu işin sırrı kesinlikle samimiyet. Ne kadar samimiyseniz o kadar seviliyor, o kadar izleniyorsunuz. Olduğunuz gibi olduğunuz sürece, kalbinizi ve düşüncelerinizi filtresiz izleyicilere açtığınız sürece daha çok izleniyor daha kemik bir kitleye ulaşıyorsunuz. 

– Okuyanlara iletmek istediğin bir mesaj var mi? 

Ben ürettikçe, ürettiklerimi insanlara sundukça mutlu oluyorum. Ne zaman ki üretmeyi durdururum o zaman tükenmiş hissederim. Bildiklerimizi, deneyimlerimizi insanlarla paylaşmak çok büyük mutluluk ve şans. Şimdi artık YouTube gibi, Instagram gibi milyonlara hatta milyarlara ulaşabileceğimiz platformlar var ceplerimizde, evlerimizde. Bu platformları en doğru şekilde kullanmak elimizde. Doğru kullanıldığı zaman toplum için faydalı, yanlış kullanıldığı zaman ise çok tehlikeli olabilir bu programlar. Biz ışık saçmayı seçelim, sevgi vermeyi deneyelim. O zaman bu platformlar en doğru şekilde kullanılacak ve işe yarayacaklar. :))

Bir cumartesi akşamüzeri

Hissedilmek istiyorum oysa, içtiğim sıcak şarabın tadını, yazarken parmaklarımın nasıl sertleştiğini, nefesimi nasıl kısa alıp verdiğimi… Bu hissedebilme kabiliyetinin herkeste olduğunu ama bunu geri kazanabilmek için çalışmam gerektiğinin farkındayım. En son safça hissedebildiğimde deneyimlerim yoktu ve olanı olduğu gibi gözlemliyordum; bebektim yani. Hepimiz bebektik ve bilmiyorduk.

Bugün sohbete konuyu anlatan şatafatlı bir giriş yapamayacağım, çünkü anlatmak istediklerimin ben yazdıkça netlik kazanmasına izin verdim. Ankara’nın en beğendiğim loş mekanlardan biri olan Sardunya’ya cümlelerimi birleştirebilmek için uykulu ve yorgun oturdum. Gözlerimden uyku akarken bedenim kafamın içinde “yapılması gerekenler” listesini tamamlamak isteyen sese uyum sağlamak için hareket etmeye devam ediyor. Tamamlanması gereken görevler bir liste gibi art arda sürekli kendilerini hatırlatıyorlar. “Hissedebilme” deneyimini gözlemliyorum, kafamın içinde bazıları gerçek olmayan görüntüler, korkular, yorumlar, eleştiriler, uyarılar yapan zihnim hissedilme kabiliyetime ket vuruyor. Karar verirken ket vuruyor, hareket ederken ket vuruyor, konuşurken ket vuruyor, dinlerken ket vuruyor; GERÇEKLİĞE ket vuruyor. Öyle ki, olanı olduğu gibi anlayabilme kabiliyeti zihnin biriktirdiği anılarla farklı renklere, seslere bürünüyor, anlam kazanıyor adeta. Tarçınlı sıcak şarap içerken başladığım yazıda, önümdeki masada oturan kadın arkadaş grubunu: “Çekildikleri selfieleri mi konuşuyorlar? Ne gereksiz…” gibi anında yargılayabilecek kadar hızlı davranan bir zihin bu. Hissedilmek istiyorum oysa, içtiğim sıcak şarabın tadını, yazarken parmaklarımın nasıl sertleştiğini, nefesimi nasıl kısa alıp verdiğimi… Bu hissedebilme kabiliyetinin herkeste olduğunu ama bunu geri kazanabilmek için çalışmam gerektiğinin farkındayım.

En son safça hissedebildiğimde deneyimlerim yoktu ve olanı olduğu gibi gözlemliyordum; bebektim yani. Hepimiz bebektik ve bilmiyorduk. “Deneyimleri boşuna mı yaşadık? Öğrendiklerimizi boşuna mı öğreniyoruz?” diyebilirsiniz, haklısınız! 🙂 Onları zihin kendi içinde depolarken, geliştirdiğimiz refleksler, öğrenme becerimiz, hesaplama becerimiz değerli ama her anı bu kadar yorumluyor olmak gerekli değil. Hatta yorucu da. Yolda yürürken çukura düşmüşsündür, çukurun nerede olduğunu artık öğrendin ve tekrar aynı yoldan geçerken çukura basma ve geç, çukurun üzerine düşünüp durma gibi bir şey demek istediğim. Ya da dans ederken; müziğin ritmini takip ederken nefesini dinle, sözcükler yerine hislerle adımlarını at. Hisset.

Çabaladığım kısım bu; yorumlar yerine tepkiler, yargılamalar yerine anlamalar… Tabii ekonomi sorularımı çözerken hissetmem şart değil, orada canım zihnimin depoladığı bilgilere muhtacım… :)))

Siz ne kadar sıklıkla hissedebiliyorsunuz?

Ezel

%d blogcu bunu beğendi: