Hayatını yaşa

“Hayatını yaşa!” derler ya… Ancak çok azımız, uyanık bir biçimde kalbimizi attıran rüzgara kapılıp “Hayatımızı yaşarız.”

Hayatı yaşamak, kendin olabilme özgürlüğüdür bana göre. Kendin olabilmek ise bir lükstür. İnsanlar birbirini olduğu gibi kabul etmek istemez, birbirini şekle sokmak isterler. Başkalarının kendini sevmesi ihtiyacından ise kendi olabilme özgürlüğünden vazgeçer insanlar. Küçük/büyük yalanlar, istenmeyen yerlerde bulunmalar, gerçek fikirlerini gizlemeler, zevklerden vazgeçmeler…

Sonrası yanlış seçimler yapma, herkesi memnun etmek için suskunlaşma noktasına gelir. A yolundan gidersem veya A mekanında bulunursam X, Y, Z kişileri bana kızacak/onaylamayacak/anlamayacak en iyisi A yolunu unutmak… Sonra kim olduğumuz konusu karışır. İnsanların bizim olduğumuzu düşündüğü kişiyle gerçekten olduğumuz kişi içiçe geçer. Bir imaj yaratmışızdır, hatta bu imaj öyle bir hal alır ki kendimiz bile bu imaja inanıyoruzdur. A yolu uzak bir rüya gibidir. O yolu seçmenin nasıl bir ihtimal olabileceğini ise “hayal” olarak adlandırırız.

Artık uykuya geçmişizdir. Hayat gündüz ve gece uykusuyla geçer. Karşılaştığımız yüzler, sokakta olup bitenler hepsi uyku evresinden yaşanır. Dikkatimiz sönükleşmiş, ayrıntılar silikleşmiştir. Sadece olması gerektiği gibi davranıyoruzdur. Bizden beklenen gibi… Şekillendirilmiş bir oyun hamuru gibi, bize biçilmiş bir şekilde yerimizi almış yaşıyoruzdur. Şekilsiz bir oyun hamuru kısmen akışkandır, onu olabilecek her şekilde hayal edebilirsiniz. Ancak şekil verdikten sonra o artık bir “şey” olmuştur. Bir etiket koyabilirsiniz.

Bazı anlar olur veya bazı karar noktaları. O anlarda kalbimiz rüzgarın çağrısına kulak vermiş ve bizi uykudan uyandırarak arıyordur.

Bir anda etrafımıza daha farklı gözlerle bakar, daha özgüvenli hissederiz. Ağlamak, gülmek, kızmak veya hiçbir şey yapmamak… Nasıl davransak sorun yoktur çünkü kendimiz olmakta sorun yoktur. Ve bu anlar çok kısa sürer, tekrar kaybolup gittiklerinde

GERİ UYKUYA YATARIZ.

Uyanık kalmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlayıp tekrar uyuduktan sonra daha bir robotlaşmış daha bir sessizleşmişizdir. O ana geri dönmek isteriz ama neden o anı yaşayabilme ayrıcalığımız olduğunu çok sorgulamayız. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar umarız.

Kendimizi farklı uyuşturucularla uyuştururuz.

Sonra zaman, nehrinde akmaya devam eder ve her geçen an uyanmak için daha az cesaretimiz olur. Ve başkalarıyla karşılaşıp onların rüzgarına kulak kabarttığımızda “Hayatını yaşa!” demeyi ihmal etmeyiz.

Peki hayat nasıl yaşanır ki? Bunun cevabını bilip söyleyen var mıdır?

Beraber bir yolculuğa çıkmak

Bu yazıyı yazmaya başlarken, burayı okuyan ve bir değişim başlatmak isteyenlerle her gün tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçireceğimiz bir yolculuğa çıkmak istediğime karar verdim. Bu yazıyı okurken sizden ilk istediğim şey, gün içinde kendinizi sürekli gözlemlemeye başlayın.

Herkese merhabaa!

Umarım 2021 hepiniz için umut dolu ve güzel başlamıştır. Rakamların değişmesi çoğumuz için çok önemli çünkü yeni bir yıla girmeyi yeni bir sayfa açmakla bağdaştırıyoruz. Ben de yeni yılda yeni bir sayfa açmak isteyen ve umutlarla dolan gruba dahilimdir çocukluğumdan beri. 2020’de gündemimizin çoğunu Covid-19 kapladı. “Covid-19 belirtileri nelerdir-Kısıtlamalar-Kısıtlamalar ne zaman bitecek- Covid-19 etkileri nelerdir- Aşı-Aşının yan etkileri var mı-” gibi sorular gündemimizi meşgul ediyordu. Gündelik hayatta farkında bile olmadığımız ve bizi aslında ne kadar mutlu eden alışkanlıklarımıza “Elveda!” demek zorunda kaldık. 2021’i iple çeker olduk ki, bilindik yaşamımıza dönelim. Sevdiğimiz kişileri rahatlıkla görelim, kalabalık konserlerde tıkış tıkış dans edelim, kirli havası olan ve kalabalık insan gruplarının yan yana oturduğu barlarda arkadaşlarımızla içki içip sarhoş olalım. Seyahat edelim, otobüslerde ve havalimanlarında maskesiz olalım. Esnaflar kafeleri ve restoranları açsın, her yer cıvıl cıvıl olsun.

2021 iyi ki geldi, hoşgeldi ancak; 2021’de doğal kaynaklar her zamankinden daha ciddi olarak tehlikede! Ayrıca Covid-19’un etkilerinin tamamen silinmesi ve hayatın normale dönmesi bir anda olmayabilir, hatta olmayacaktır da. Kendi ülkemizi baz alırsak, yine ılık bir kış dönemindeyiz. Yağmur çok az yağıyor, kar neredeyse hiç yağmıyor. Havalar ılık ve kurak, tüketim çılgınlığı sonuna kadar devam ediyor. Geçenlerde 2020’den özür dilemek istedim. Salgın hastalık nedeniyle eski alışkanlıklarımdan vazgeçmek zorunda kaldığım için dünyam başıma yıkılmıştı. Ve sürekli şikâyet halindeydim. Ancak şuan içinde bulunduğumuz küresel çevre tehlikesini düşününce içebildiğim suyun bolca ve temiz olması, oksijene sahip olmam, temel ihtiyaçlarımı karşılayabilmem ne büyük bir şans! Ya içecek temiz su bulamazsam? Ya günde iki bardak su içebildiğim için kendini şanslı hisseden bir konumda bulunmak zorunda kalırsam?

Doğal kaynakların tükenme tehlikesi, çevresel felaketler, soyu tükenmekte olan canlılar… Bu konuda büyük ve bol kazançlı şirketlerin çevreye bariz bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Ancak büyük şirketleri çoğunluk desteklemeyi bırakırsa değişim yaşanabilir. Bundan iki sene önce atıksız yaşama kafayı takmıştım. Plastik şişe almamaya dikkat ediyor, markete kendi torbamı götürüyor, paketli hiçbir gıda almıyordum. Ancak bu uygulamaları uzun süre devam ettiremedim. Kararlı değildim ve benim gibi 1-2 arkadaşım bu şekilde yaşamaya çalışıyordu. Bir süre sonra kahve içmeye gittiğimizde termos götürüyorsak kendimizi iyi hisseder hale gelmiştik. Ben onu da yapmayı bıraktım uzun zamandır. Tek kullanımlık bardakları tüketmeye tekrar başladım.

Lauren Singer’ın Ted Talks (https://www.youtube.com/watch?v=pF72px2R3Hg&ab_channel=TEDxTalks ) konuşmasını izlediğimde çok etkilenmiştim. Üç yılda sadece bir kavanoz çöp çıkaran çevre aktivisti, kendi alışkanlıklarına göz gezdirip büyük bir değişim yaşamaya başlıyordu. Buzdolabını açtığında bütün gıdalarının plastikle kaplı olduğunu fark eden aktivist, paketli gıdaları tamamen bırakıyor ve atık üretmeyeceği gıdalara yöneliyordu. Meyve ve sebzeleri pazarlardan almaya başlıyordu. Kendi şampuanını ve sabunu yapmaya başlıyordu. Hatta geri dönüştürebilir bir şirket de kuran aktivisti izlediğimde “Keşke herkes böyle olsa!” diye düşünmüştüm. Çok değil, belki kırk yıl önce en azından bizim ülkemizde bu kadar atık üretilmiyordu. İnsanların hayatında abur cubur, plastik poşet gibi kavramlar yoktu. Doğal sabunlarla yıkanılıyor, özellikle kırsal alanlarda herkes kendi meyve sebzesini yetiştiriyordu. Şimdi ise kırsal alanlarda bile çiftçinin eli kolu bağlanmış durumda.

Peki biz ne yapabiliriz? Bu yazıyı yazmaya başlarken, burayı okuyan ve bir değişim başlatmak isteyenlerle her gün tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçireceğimiz bir yolculuğa çıkmak istediğime karar verdim. Bu yazıyı okurken sizden ilk istediğim şey, gün içinde kendinizi sürekli gözlemlemeye başlayın. Duşta ne kadar zaman harcıyorsunuz? Dişlerinizi fırçalarken suyu kapatıyor musunuz? Trendyol’dan ne kadar sıklıkta sipariş veriyorsunuz? Markete giderken yanınıza bez bir çanta götürmeyi tercih ediyor musunuz? O paketli abur cuburu tükettikten sonra gerçekten bir haz alıyor musunuz? Gözlemleyin ve ona göre aksiyon almaya başlayın. Musluğu hemen kapatın, o pantolonu satın almamayı tercih edin ve dolabınızı gözden geçirin. Çantanızın içine markete uğradığınızda kullanmak için bir bez çanta sıkıştırın.

Evet, ilk görevimiz kendimizi gün içerisinde sürekli gözlemlemek. Gözlemlerken kendinizi yargılamamaya çalışın, bu duruma bir günde isteyerek gelmedik.

Zaman içerisinde ne kadar değişebileceğimi merak ediyorum.

Daha yeşil ve temiz bir evde yaşamak istiyorsak hazcılıktan ve tek kullanımlık tüketimden vazgeçebiliriz.

Hadi beraber bir yolculuğa çıkalım! Paylaşmak istedikleriniz olursa buraya yorum yazmanız veya özelden iletişime geçmeniz çok güzel olur. 🙂

Ekstra: Damon Gameau’nun 2040 belgeselini izlediniz mi? That Sugar belgeseli yapımcısı Avustralyalı oyuncu ve yönetmen alışılmadık çekim teknikleriyle eğlenceli bir belgesel daha yaratmış. 2040 yılında yeşil ve sürdürülebilir bir gelecek hayal eden Gameau bir takım sorularla yola çıkıp birçok aydınlatıcı fikir sunuyor. Lütfen izleyin! 🙂

Ezel,

%d blogcu bunu beğendi: