Kimlikler

İnsanlık, pek çok yönden idealize edilmiş bir kavramdır. Toplum, birlikte var olabilmek ve kusursuz bir şekilde işleyebilmek için fiziki olanın inşaasının yanı sıra ahlak konusunda idealler ortaya atar. İşlevsel bir makinanın, ayakta durabilen bir binanın ve belki demokratik bir siyasetin fonksiyonları mantık çerçevesinde akla uygun şekilde belirlenebilir ancak ya insanlık? İnsanlık nasıl kurallara sığar?

Her insan ayrı bir bilim değil midir? Her insanın doğuşundan ölümüne kendine özgün bir yaşayışı varken nasıl idealize etmeyi uygun gördük? İnsan olmanın birden fazla disiplin içerisinde iç dünyasını araştırmak psikoloji bilimi sayesinde daha anlaşılabilir, kavramlaştırabilir hatta çözümlenebilir olmuştur.

Ancak toplumsal ahlak kavramı psikoloji biliminin isimlendirilmesinden çok önceleri vardı. Evlilik, kadın erkek ilişkileri, yöneticiler ve halkın kalanı için günlük yaşam belli kurallar tarafından belirlenmişti. Birine zarar vermek, birinin malını çalmak veya mülkiyetine kastetmek bunlar suç sayılmıştı. Sayılmalıydı da çünkü giderek kalabalıklaşan toplulukları bir arada tutabilmek aksi halde imkansızdı.

Peki gelelim 21. yüzyıla… Ülkeler, küresel siyaset, küresel toplum, eskiye göre esneyen özgürlükler, kadının günlük yaşamda eşitlik arayışı, cinsiyetler, evliliğin devletle bağlantısı, tüketim toplumu, çevre kirliliği gibi birbiri içine geçmiş ve daha bireysel ama daha arayışsal olup bunları konuştuğumuz bir dönemdeyiz. Günlük hayatta yaşadıklarımızı eşimize dostumuza anlatırken kim bizi neye göre yargılıyor? Biz başkalarını neye göre yargılıyoruz? Sırf bize yapılmasını istememe korkusuna dayanarak mı, empati yapamama o kişiyi anlamama üzerinden mi yoksa daha önce başımıza gelmiş bir durum bize acı çektirdiği için aynısını başkalarının yaptığına tanık olduğumuzda hatırlanmış bir acıyla mı mümkün oluyor bu? Zaman zaman öyle bir yere geliyoruz ki, o çok sert yargıladığımız durumun çok benzerinde kendimizi buluyoruz.

Peki o zaman bu her şeyi yapabilme potansiyeli bizde varsa neden daha önce bu ihtimali göz önünde bulundurmuyorduk?

İnsanların iç dünyasının karmaşık olduğu kadar, ikiyüzlü bir yönü olduğunu da düşünüyorum. Gölgelerle doluyuz hepimiz, kendi gölgemize bakmadan başkalarının gölgesinin korkunçluğunu konuşuyoruz. Hoşumuza gitmeyen ve “kendimizce” doğru bulmadığımız her şeyi acımasızca yargılıyoruz. Yargılanıyoruz da… Başkalarına doğru gelmeyen, başkalarının beğenmediği hatta izin alınmadan yorum yapılması gibi kişisel sınırları aşan her eylem bir nevi bizi şeffaf olmaktan alıkoyuyor. Şeffaflığımızı, bu anı ilk yaşadığımız andan itibaren kaybediyoruz.

Özellikle Türkiye gibi muhafazakar/yarı muhazakafar ülkelerde yeni nesilin deneyimlediği “iki ayrı kimlik” yaşam tarzlarına şahit olmuşuzdur. Birinci kimlikleri ailelerinin yanında şeffaflıktan tamamen uzaklaştıkları, “sorun çıkmasın” diye yapılan, aileler tarafından beklenen davranış kalıpları. Ailelerinin hoşuna giden şeyler söyleyen, onların dikkatini çekmeyecek şekilde davranma içeren bu davranış kalıpları, okul, iş, hatta evlilik vesilesiyle aileden uzaklaşıldığı an terk ediliyor. Ailelerle sahte ve uzak bağlar kuruluyor daha doğrusu bağlar zedeleniyor, bu ilk kimlik de sadece onlarla bir aradayken kullanılır hale geliyor. Yeni kurulan arkadaşlık-aşk-aile ilişkileri de bu bozunmadan etkileniyor. Savrulmanın ve kendini olduğu gibi ifade edememenin yarattığı yalnızlık sonucu uyuşturucu kullanımı muhtemel bir sonuç oluyor.

İkinci kimlikleri ise kendi oluşturdukları çevrede olan, kendilerinin daha farklı, geçmişte bastırdıkları yönlerini rahatlıkla yansıttıkları taraf.

Her iki kimlik birbirine zıt olsa da iki kimlikte de şeffaflıktan söz etmek mümkün değil. Şeffaflık, iç dünyanı dış dünyaya korkusuzca göstermek ve oradan gelecek her ne olursa olsun sağlam durmak ve bununla barışık olmak bana göre. Başkalarının düşünce/yargı her ne ise onun ne olduğu ile ilgili ilgilenmemek. Ancak bundan çekinmek de bir nevi insan olmanın bir parçası, bunu tamamıyla reddetmek insanca bir özelliği reddetmek demek. Hayat yolculuğuna baktığımda bununla mücadele edişimiz, yolun sonuna kadar devam ediyor. Bazen şeffaf olmayı tekrar bırakıyorsun, bazen geri başlıyorsun. Ancak her bıraktığında bir daha şeffaflığı bırakman olasılığın düşüyor çünkü pencereni tamamıyla açmış olmanın hafifletici tarafını öyle seviyorsun ki.

Yazıya sosyolojik bir giriş yapıp aslında şu sıralar en çok düşündüğüm bu üç kavramı basitçe anlatmaya çalıştım. Yargılanmaya toplumsal açılardan girip bireysel nedenler üzerine sorular sordum, daha sonra şeffaflığın bendeki ifadesini örneklerle bağdaştırmaya çalışıp hepsini insan olma altında birleştirdim.

Görüşleriniz, sorularınız olursa lütfen paylaşın.

Okuma için teşekkürler, sizi seviyorum!

Ezel,

2020 ajandanızın elinizde kalakalması

Her ay başında motivasyon sözlü ajanda sayfalarını hevesle okur, bu ay acaba hangi konsere, kursa katılacağını düşünüp heyecanlanırdı. Bir haftasonu yapacak bir etkinlik bulamasa nefesi daralır, morali bozulur o haftasonu koca bir ay gibi uzun gelirdi ona. Şimdi koca bir ay, bir haftasonu kadar kısa geçiyor.

Önümde uzanan 2020 ajandasına bakıyorum. Ajandalara haftalık planlarını yazan, ajanda bölümlerini renkli kalemlerle çizen, geçmişte gittiği etkinliklere dönüp onları hatırlamayı seven Ezel gülümsüyor. Ajandasını hevesle doldurabilmek için büyük ve pahalı bir şey almıştı oysa. Her ay başında motivasyon sözlü ajanda sayfalarını hevesle okur, bu ay acaba hangi konsere, kursa katılacağını düşünüp heyecanlanırdı. Bir haftasonu yapacak bir etkinlik bulamasa nefesi daralır, morali bozulur o haftasonu koca bir ay gibi uzun gelirdi ona. Şimdi koca bir ay, bir haftasonu kadar kısa geçiyor.

Bütün dünyayla aynı anda durmak zorunda kaldık. Yukarıda kendi hayatımdan verdiğim örnek gibi, birçoğumuz kurs, etkinlik, okul, staj, iş peşinde devamlı ajandalarımızı dolduruyorduk, ya da doldurduğumuzu düşünüp tatmin oluyorduk. Okul çıkışı bir sosyal etkinlikten başka birine giden, akşamlarını en sevdiği barda soluklanıp bitiren, gün içine ne kadar çok etkinlik sığdırırsa o kadar kendini iyi hisseden biri olarak şimdi bu geçtiğimiz günlerin benim için ne derece olağan geçtiğini anlayabilirsiniz. İşin garip kısmı huzurlu bir olağanlık bu.

İlk başladığında birkaç günde nefesim daralıyor, temelli sokağa çıkma yasağı ihtimalini düşünüp duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Bir iki hafta sonra, ilk şaşkınlığı atlatıp gün içinde market, açık alan neresi varsa evde biten sütü bahane edip sosyalleşme alanı olarak markete giden, evin önündeki çimlerde geçirdiği on dakikayı şanslı sayan biri haline dönüşmüştüm. Eski hayatımla şimdiki hayatımı kıyaslıyor, kalabalık konser alanlarını düşünüp özlüyordum. Bir gün huzurlu uyanıp iyi bir kahvaltı ettiğim için mutlu hissediyor, ertesi gün kendime bile katlanamaz vaziyette uyanıyordum. Sonra o gurur duyduğum “dolu” hayatımda ertelediğim neler var diye gözden geçirdim. “Dolu” hayatımda yeteri kadar kitap okuyamıyordum, izlemem gereken filmleri erteliyordum, yıllardır odamda duran ukulele tozlanmış ve bir ev dekoru haline gelmişti. Kendini sürekli oyalayan, yaparız yaparız diye kendini geçiştiren biri haline gelmiştim. Şimdi ise tozlanan ukuleleme ayıracak zamanım var, sabah yatağımdan fırlamadan kitap okuma lüksüne sahibim. Tüm bunlar bittiğinde, herkes gibi staj, kariyer, o kurs bu etkinlik koşturmaya devam edeceğim. Gelecek kaygıları içinde akşamın nasıl olduğunu anlamadan, barlarda sarhoş olup yatağımda sızdığım günlerime geri döneceğim.

Peki asıl soru şu: “Aynı kişi olabilecek miyim?”

Ya da olabilecek miyiz? Sevdiklerimize bol bol zaman ayırabildiğimiz, yan yana yemek yapıp uzun sofra saatlerinde sıcak bir ortamda dertleşebildiğimiz şu günlerden sonra eskisi gibi olmak mümkün mü artık? Bazılarımız karantinada yanında sığınabileceği birisinin olmasının önemini fark etti, bazılarımız kendiyle ilk defa baş başa vakit geçirip kendini gerçekten tanımaya başladı, bazılarımız aslında içe dönük bir yapısı olduğunu fark etti ve alışkanlıklarını değiştirdi. Olağan dışı ortaya çıkan yeni durumla birlikte hayatta kalabilme ve adapta olabilme devrelerimiz çalışmaya başladı. Günün birinde dünyayı ele geçiren bir salgından ötürü öleceği aklının ucuna bile gelmeden ölenler de var tabii. Bir üç ay öncesinde okulları, restaurantları, kilise-camileri kapattıran bir salgından ötürü öleceklerini söyleseniz gülerlerdi muhtemelen.

Bu yeni hayat tarzı devam ede dursun, yataktan kalkmak istemediğim ve kendimi suçladığım günlerden birinde benden birkaç yaş büyük bir arkadaşımı arayıp zamanımı değerlendiremediğimde kendime sinirlenip, ne üreteceğimi bilmediğimden dert yandım. Ve bana dedi ki “Ya Ezel! İlla bir şey üretmek, bir şeyler yapmak zorunda mısın? Bazen sadece durup kendini dinlemen ve tanıman gerekir. Bundan daha iyi fırsat mı var?” Kapitalistler boş zamanlarda da verimli yaşayın diye reklamlarına devam ederlerken, ekonomik krizin eşiğindeki sistemi göz önüne alarak evde de zamanımızı nasıl kontrol edeceğimizi kafalarımıza sokmaya çalışıyorlar. Benim gibi ajandasını yanından ayırmayanlarınız bu dayatma ve kendini hırpalamalara çok kolay kanıyor.

Neyi hırpalıyorum ki? Bütün dünyayla aynı anda hiçbir şey yapmama lüksünde ve aynı zamanda devamlı çalışma peşinde koşmak için psikolojik baskı hissettiren bu “verimlilik”çağında kendimize verimsiz olma iznini verdiğimiz günler de olsun. Sürekli yatma hali değil tabii ki. Ama bir sabah uyandın ve aynaya bile bakmak istemiyorsun. Sorun değil. O gün kendine şefkatli ol ve izin ver. Makina değilsin, insansın. Zaten kendine izin verdikten sonra bedenin öğrenmeye, üretmeye hevesli olacak tekrar. Böyle düşünmemi sağlayan arkadaşım beni gerçekten çok rahatlattı. Biliyorum yine çok mutlu uyandığım günlerden sonra kendime bile katlanamadığım günler gelecek. Ama o günlere de izin vermeye ve kendimi daha iyi anlamaya karar verdim.

Eğer siz de zaman zaman benim gibi hissediyorsanız, kendinize yüklenmeyin ve o anki duygu durumunuzu kabul edin. Elbet geçecek.

Sağlıklı ve huzurlu günler olsun. 🙂

Ezel

%d blogcu bunu beğendi: