Ay, Venüs ve Mars

Beraber odama gittik, perdeler sonuna kadar açılmıştı ve akşam güneşi batıyordu. Gökyüzü açık bir mavilikteydi, güneş ışınlarının sarı -turuncu tonları mahallenin ağaç ve binaları üzerine yansıyordu.

“Bak!” dedi Zeynep. “Hilal şeklinde ay, sağ aşağıdaki parlak cisim ise Venüs!”

Bugün ben heyecanlı heyecanlı bir Atıf Yılmaz filmi olan “Asiye Nasıl Kurtulur?” izlerken, Zeynep bir anda salona daldı ve gülümseyerek: “Ezel bir gelsene sana bir şey göstermem lazım!” dedi. Beraber odama gittik, perdeler sonuna kadar açılmıştı ve akşam güneşi batıyordu. Gökyüzü açık bir mavilikteydi, güneş ışınlarının sarı -turuncu tonları mahallenin ağaç ve binaları üzerine yansıyordu.

“Bak!” dedi Zeynep. “Hilal şeklinde Ay, sağ aşağıdaki parlak cisim ise Venüs!” İkimizde pencereleri açıp vücudumuzun yarısını pencereden dışarı uzatarak yukarı baktık. Ay hilal şeklinde parlıyor, Venüs inanılmaz parlak, turuncu-sarı ışıklarda gökyüzü… Tam anlamıyla büyülenmiştim. Bir süre hareketsiz gökyüzünü izledik. “Aslında ne kadar küçüğüz, bizim dışımızda koskoca bir evren var aslında.” dedim. Bu bilgiyi yeni keşfediyor gibiydim. Bir yandan manzaraya bakıyor bir yandan var olmayı yeniden hatırlamanın hissiyle uçuyorduk. “Gece Venüs gözükmeyecek, Ay’ın gölgeli kısımları da öyle. Şu ortadaki parlak cismi görüyor musun? Onun da Mars olması lazım.”

Ortada minnacık parlak bir cisim vardı cidden. “Yalnız olamayız. Bu mümkün değil. Bu kadar güneş sistemi varken…” dedi Zeynep.

“Ölünce bütün bu görmek istediğim cisimleri görebileceğimi düşünürüm.” dedim. “Sanki bana böyle bir hak tanınırmış gibi. İstediğim yerleri gezebilirim. Mars, Ay, diğer gezegenler…”

“Bana böyle bir hak tanınsa insanlığın evrimini izlemek isterdim.” dedi Zeynep. “Küçük bir organizmadan insan olmaya giden müthiş bir tarih var. Böyle bir hak verilse kesinlikle oturup insanlık nasıl oluşmuş, nasıl kolonileşmiş diye hepsini ama hepsini görmek isterdim.”

İkimiz de bu fikirle heyecanlanıyor, bir yandan da merak duygumuz güçleniyordu. Unuttuğumuz bir meraktı bu. Kendi kişisel sorunlarımızla çevremizde olan ne varsa bizi etkiliyor ve biz bunların dışına çıkamıyorduk. Evreni, gezegenleri, hatta Ay’ı merak etmeyi bırakıyorduk. İş, aile, duygusal çalkantılar derken kendi küçük “Dünyamızda” yaşayıp gidiyorduk. Andy Weir’in The Egg (http://www.galactanet.com/oneoff/theegg_tr_mod.html) hikayesi aklıma geldi bir anda. Ölüp arafta tanrıyla karşılaşan bir adamın hikayesi… Özellikle okumanızı istediğim için linkini bırakıyorum. Türkçe çevirisi de var.

“Bu anın ölümsüz olmasını istiyorum.” dedi Zeynep. Fotoğraf çekmeye çalıştık ama bir telefon kamerası bizim gözlerimizin gördüğünü yansıtmıyordu, yansıtamıyordu. O an o kadar mutluyduk ki, bu mutluluğu gökyüzüne bakmamızla gördüklerimize borçluyduk. Ne kadar süre baktık bilmiyorum ama hatırlamıştık işte: İnsan olmayı, küçük anları keşfetmenin verdiği mutluluğu… Sevdiklerimizi ve sevmeye devam edeceklerimizi hatırlamıştık; beraber hissetmeyi, bir bütün olmayı… Dostluğu…

Bayramınızı kutluyorum. Bugün sevdiklerinize ve küçük mutluluklara bir şans tanıyın.

Ezel,

SOSYAL MEDYADAN UZAK KALMALI MI?- KALMAMALI MI?

Selamlar,

Tam olarak iki haftadır Instagram hesabım kapalı. Bir bağımlılığımı yenmeye çalışır gibiyim; hem hafiflik hem de yoksunluk hissediyorum. “Buradan gerçekten çok sıkıldım!” diye nedensel bunalımlarla kapatmıştım. Gerçekten hayatımda olmayan, artık görüşmediğim insanların “hayat hikayelerini” görüyorum diye sanki hayatımdalar yanılsaması, gerçekten beni ilgilendirmeyen bir sürü gönderi ve kişiler, bir yandan kendimi paylaşma ve gösterme isteğim… Şimdi aradan geçen iki haftaya baktığımda çoğunlukla güzel hisler yaşadım diyebilirim. Ama bir yandan akıllı telefonum hala benimle; akıllı telefonları kullanmaya devam ettiğimiz sürece Instagram, alışveriş siteleri ya da başka bir uygulamayı elimiz alışıldık olarak tuşlamaya, akışta ne varsa kontrol etmeye devam ediyor. Spotify, haber siteleri, Youtube… Çözüm sadece Instagram’a veda etmek mi diye düşünmeye başladım. Bu kadar suçlamayı hak ediyor muydu? Kendi içimde yaşadığım çıkmazları onla ne kadar bağdaştırabilirdim “irade” diye bir şey varken? Geçen iki haftanın sonunda arkadaşlarımın sanal hikayelerini göremediğim için, güzel manzara fotoğrafları çektiğimde onları başkalarıyla paylaşma dürtümü yenemediğim için, Instagram suçlamalarım yerini ‘Acaba?’lara bırakmaya başladı.

Öte yandan, paylaştığım gönderilerle ilgili hissettiğim baskı, arkadaşlarıma yaşadığım bir anıyı anlatmaya kalksam zaten önceden biliyor, sosyal medyadan görüyor oluşları benim için can sıkıcıydı. Uzun zamandır konuşmadığım arkadaşlarımın ben bir anda ortadan kaybolunca “İyi misin?” diye bana ulaşmaya çalışmaları da bir tık güzel bir karar verdiğimin kanıtı oldu

Hem anı yaşamak, hem de anı paylaşmak beraber mümkün mü peki? Küreselleşen bir dünyada, herhangi bir yerde olabilip haber alabilir vaziyetteyken, kendi küresel sosyalliğimizden kaçmamız mümkün mü? Benim geçirdiğim bir vakti Brezilya’da yaşayan bir arkadaşım görebilir ve ben de onun ülkesinde bir akşam yemeği anına dahil olabilirim. Sorun aslında bunlara dahil olmak değil, sorun gerçekliğin önemini o anlara bırakmak. Gerçekleşmesini istediğim bir hayali kurarken, o hayalin önce Instagram hikaye versiyonunu kurguladığımı fark edince kendimi sorgulamıştım. Asıl sorun bu olabilirdi, gerçeklik yerine dijitallik… İletişim yerine etkileşim… Bildirimler…

Birkaç gün önce güzel bir akşamda evde gitar ve ukulelemizle eğlenirken, ev arkadaşlarım o an geçirdiğimiz vakti Instagram canlı yayında paylaşmaya başladıklarında neden sinirlenip odama kapandığımı anlayamamışlardı. Yabani biri gibi davranmıştım çünkü bir anda benim yerime Instagram izleyicileri o vakti geçirmeye başlamışlardı. Teknolojiye tercih edilmiş gibi hissetmiştim. Şimdi dönüp baktığımda, o an onlar eğlendiği için büyük bir tepki vermeyebilirdim diye düşünüyorum, ancak son zamanlarda sorduğum sorular ve aldığım kararlar bakımından bu olayı “anı bozma” olarak görmüştüm.

Kendimi gözlemliyorum: Peki nereye kadar? Belki bir saat belki bir gün içinde Instagram hesabımı geri açabilirim. Huzur ve merak arasında bir his bu; yalnız şunu biliyorum ki bu geçtiğimiz iki haftada hiçbir şey kaçırmadım. 🙂

Ezel,

Bir cumartesi akşamüzeri

Hissedilmek istiyorum oysa, içtiğim sıcak şarabın tadını, yazarken parmaklarımın nasıl sertleştiğini, nefesimi nasıl kısa alıp verdiğimi… Bu hissedebilme kabiliyetinin herkeste olduğunu ama bunu geri kazanabilmek için çalışmam gerektiğinin farkındayım. En son safça hissedebildiğimde deneyimlerim yoktu ve olanı olduğu gibi gözlemliyordum; bebektim yani. Hepimiz bebektik ve bilmiyorduk.

Bugün sohbete konuyu anlatan şatafatlı bir giriş yapamayacağım, çünkü anlatmak istediklerimin ben yazdıkça netlik kazanmasına izin verdim. Ankara’nın en beğendiğim loş mekanlardan biri olan Sardunya’ya cümlelerimi birleştirebilmek için uykulu ve yorgun oturdum. Gözlerimden uyku akarken bedenim kafamın içinde “yapılması gerekenler” listesini tamamlamak isteyen sese uyum sağlamak için hareket etmeye devam ediyor. Tamamlanması gereken görevler bir liste gibi art arda sürekli kendilerini hatırlatıyorlar. “Hissedebilme” deneyimini gözlemliyorum, kafamın içinde bazıları gerçek olmayan görüntüler, korkular, yorumlar, eleştiriler, uyarılar yapan zihnim hissedilme kabiliyetime ket vuruyor. Karar verirken ket vuruyor, hareket ederken ket vuruyor, konuşurken ket vuruyor, dinlerken ket vuruyor; GERÇEKLİĞE ket vuruyor. Öyle ki, olanı olduğu gibi anlayabilme kabiliyeti zihnin biriktirdiği anılarla farklı renklere, seslere bürünüyor, anlam kazanıyor adeta. Tarçınlı sıcak şarap içerken başladığım yazıda, önümdeki masada oturan kadın arkadaş grubunu: “Çekildikleri selfieleri mi konuşuyorlar? Ne gereksiz…” gibi anında yargılayabilecek kadar hızlı davranan bir zihin bu. Hissedilmek istiyorum oysa, içtiğim sıcak şarabın tadını, yazarken parmaklarımın nasıl sertleştiğini, nefesimi nasıl kısa alıp verdiğimi… Bu hissedebilme kabiliyetinin herkeste olduğunu ama bunu geri kazanabilmek için çalışmam gerektiğinin farkındayım.

En son safça hissedebildiğimde deneyimlerim yoktu ve olanı olduğu gibi gözlemliyordum; bebektim yani. Hepimiz bebektik ve bilmiyorduk. “Deneyimleri boşuna mı yaşadık? Öğrendiklerimizi boşuna mı öğreniyoruz?” diyebilirsiniz, haklısınız! 🙂 Onları zihin kendi içinde depolarken, geliştirdiğimiz refleksler, öğrenme becerimiz, hesaplama becerimiz değerli ama her anı bu kadar yorumluyor olmak gerekli değil. Hatta yorucu da. Yolda yürürken çukura düşmüşsündür, çukurun nerede olduğunu artık öğrendin ve tekrar aynı yoldan geçerken çukura basma ve geç, çukurun üzerine düşünüp durma gibi bir şey demek istediğim. Ya da dans ederken; müziğin ritmini takip ederken nefesini dinle, sözcükler yerine hislerle adımlarını at. Hisset.

Çabaladığım kısım bu; yorumlar yerine tepkiler, yargılamalar yerine anlamalar… Tabii ekonomi sorularımı çözerken hissetmem şart değil, orada canım zihnimin depoladığı bilgilere muhtacım… :)))

Siz ne kadar sıklıkla hissedebiliyorsunuz?

Ezel

%d blogcu bunu beğendi: