Dikkatini burada tut!

Küçükken ne zaman ödev yapmam veya bir sınava çalışmam gerekse “Odaklan! Dersine çalış!” deniyordu. Ailem ve öğretmenlerim odaklanmam, dikkatimi yapmam gerekenler üzerinde tutmam gerektiğini kafaya takmıştı ama kimse bana bunun nasıl yapılacağını öğretmemişti.

Bir süredir zihin anlama derslerine katılıyorum. Tabii dersin tam adı zihni anlama değil ancak içeriğini olabildiğince en iyi açıklamak istersem size yazacağım cümle bu oluyor. Zihin, diğer adıyla bilinç akışı, zeka ve algılama yetimiz…

Bu yazıyı yazma amacım uzuun uzuun zihin üzerine konuşmak değil. Son derste online sınıfımızda hocamızla beraber odaklanma üzerine konuştuk ve dikkatimi çeken bazı detaylar üzerine yazmaya karar verdim.

Küçükken ne zaman ödev yapmam veya bir sınava çalışmam gerekse “Odaklan! Dersine çalış!” deniyordu. Ailem ve öğretmenlerim dikkatimi yapmam gerekenler üzerinde tutmam gerektiğine kafaya takmıştı ama kimse bana bunun nasıl yapılacağını öğretmemişti.

Tamamen odaklanabilmenin eksikliğini şu zamana kadar hep çektim. Nasıl odaklanılır bilmiyordum, hala bilmiyorum. Artık yavaş yavaş öğreniyorum.

Hocamıza göre odaklanma, genişletilmiş bir zaman periyodunda farkındalığı bir şey üzerinde tutabilme kabiliyetidir.

Bir eylemi uzun süre pratik yaparak o eylemde ustalaşmak çok önemlidir ve odaklanmamızın güçlü olmasını istersek de uzun süre ve devamlı pratik yapmalıyız.

Son birkaç gündür bu konular üzerine düşünüyorum. Hep kendimi dikkat dağınıklığı yaşadığım durumlar için suçluyordum. Şimdi anlıyorum ki bu, ne olduğunu öğrenip bilinçli olarak geliştirebileceğim bir sanat aslında.

Başaramadığım zaman kendime karşı nazik olup pratiğe devam etmem gerekir. Tıpkı bir enstrüman çalmayı öğrenirken pes etmemek gibi, dikkatini bir odakta toplayabilmek de bir sanattır.

Bundan sonraki adımlarım, dikkat dağınıklığına tolerans göstermeme ve dikkatimi yönelttiğim bir konuda çalışmak olacak. 🙂

Siz bunu nasıl başarıyorsunuz?

Ezel

Bir cumartesi akşamüzeri

Hissedilmek istiyorum oysa, içtiğim sıcak şarabın tadını, yazarken parmaklarımın nasıl sertleştiğini, nefesimi nasıl kısa alıp verdiğimi… Bu hissedebilme kabiliyetinin herkeste olduğunu ama bunu geri kazanabilmek için çalışmam gerektiğinin farkındayım. En son safça hissedebildiğimde deneyimlerim yoktu ve olanı olduğu gibi gözlemliyordum; bebektim yani. Hepimiz bebektik ve bilmiyorduk.

Bugün sohbete konuyu anlatan şatafatlı bir giriş yapamayacağım, çünkü anlatmak istediklerimin ben yazdıkça netlik kazanmasına izin verdim. Ankara’nın en beğendiğim loş mekanlardan biri olan Sardunya’ya cümlelerimi birleştirebilmek için uykulu ve yorgun oturdum. Gözlerimden uyku akarken bedenim kafamın içinde “yapılması gerekenler” listesini tamamlamak isteyen sese uyum sağlamak için hareket etmeye devam ediyor. Tamamlanması gereken görevler bir liste gibi art arda sürekli kendilerini hatırlatıyorlar. “Hissedebilme” deneyimini gözlemliyorum, kafamın içinde bazıları gerçek olmayan görüntüler, korkular, yorumlar, eleştiriler, uyarılar yapan zihnim hissedilme kabiliyetime ket vuruyor. Karar verirken ket vuruyor, hareket ederken ket vuruyor, konuşurken ket vuruyor, dinlerken ket vuruyor; GERÇEKLİĞE ket vuruyor. Öyle ki, olanı olduğu gibi anlayabilme kabiliyeti zihnin biriktirdiği anılarla farklı renklere, seslere bürünüyor, anlam kazanıyor adeta. Tarçınlı sıcak şarap içerken başladığım yazıda, önümdeki masada oturan kadın arkadaş grubunu: “Çekildikleri selfieleri mi konuşuyorlar? Ne gereksiz…” gibi anında yargılayabilecek kadar hızlı davranan bir zihin bu. Hissedilmek istiyorum oysa, içtiğim sıcak şarabın tadını, yazarken parmaklarımın nasıl sertleştiğini, nefesimi nasıl kısa alıp verdiğimi… Bu hissedebilme kabiliyetinin herkeste olduğunu ama bunu geri kazanabilmek için çalışmam gerektiğinin farkındayım.

En son safça hissedebildiğimde deneyimlerim yoktu ve olanı olduğu gibi gözlemliyordum; bebektim yani. Hepimiz bebektik ve bilmiyorduk. “Deneyimleri boşuna mı yaşadık? Öğrendiklerimizi boşuna mı öğreniyoruz?” diyebilirsiniz, haklısınız! 🙂 Onları zihin kendi içinde depolarken, geliştirdiğimiz refleksler, öğrenme becerimiz, hesaplama becerimiz değerli ama her anı bu kadar yorumluyor olmak gerekli değil. Hatta yorucu da. Yolda yürürken çukura düşmüşsündür, çukurun nerede olduğunu artık öğrendin ve tekrar aynı yoldan geçerken çukura basma ve geç, çukurun üzerine düşünüp durma gibi bir şey demek istediğim. Ya da dans ederken; müziğin ritmini takip ederken nefesini dinle, sözcükler yerine hislerle adımlarını at. Hisset.

Çabaladığım kısım bu; yorumlar yerine tepkiler, yargılamalar yerine anlamalar… Tabii ekonomi sorularımı çözerken hissetmem şart değil, orada canım zihnimin depoladığı bilgilere muhtacım… :)))

Siz ne kadar sıklıkla hissedebiliyorsunuz?

Ezel

%d blogcu bunu beğendi: